Bir kadın gözlerini açtığında kendisini nerede olduğunu bilmediği bir mezbahanın içinde, tavandan sarkan kancalardan birine asılı halde bulur.
Fakat burası sıradan bir mezbaha değildir.
Burada h...
Çocukluğuma benzeyen bir koku değildi bu. Annemin kokusunu hatırlayabileceğim kadar eski bir anım yoktu zaten. Daha çok hastane koridorlarında, kapatılmış evlerde ve yıllardır açılmamış sandıklarda kalan o ağır, kuru havayı andırıyordu.
Bir adım attım.
Kapı arkamdan kapanmadı.
Bu daha kötüydü.
Çünkü artık kaçmam gerektiğinde önümdeki şeyden değil, arkamdaki şeyden korkmaya başlamıştım.
Oda beklediğimden küçüktü.
Ortada eski bir masa vardı. Masanın üzerinde cam bir şişe duruyordu. Şişenin içinde koyu renkli, neredeyse siyah bir sıvı vardı. Sıvı hareket etmiyordu ama ona baktıkça yüzeyinde küçük dalgalar oluşuyordu.
Sanki içeride bir şey nefes alıyordu.
Masanın arkasında bir kadın duruyordu.
Yüzünü göremiyordum.
Pencere yoktu.
Ayna yoktu.
Işık yalnızca tavandaki küçük bir lambadan geliyordu.
Kadın bana dönmedi.
— Geç kaldın, dedi.
Sesini daha önce duymuştum.
Ama nerede duyduğumu hatırlayamıyordum.
— Sen kimsin?
Kadın cevap vermedi.
Şişenin kapağını açtı.
O anda odanın sıcaklığı değişti.
Üşümedim.
Tam tersine, göğsümün içi ısındı.
Kadın parmağını sıvıya batırdı.
— Merhamet, dedi.
Sonra parmağındaki sıvıya baktı.
— İnsanların sandığı gibi bir duygu değildir.
Bana döndü.
Yüzü hâlâ gölgede kalıyordu.
— Bir yük aktarımıdır.
Bir adım geri gittim.
— Ben buraya neden geldim?
— Çünkü diğerlerini bırakamadın.
— Kimleri?
Kadın başını kaldırdı.
— Hepsini.
O anda odanın duvarlarında sesler başladı.
Önce çok uzaktan geliyorlardı.
Sonra yaklaştılar.
Bir çocuk ağlıyordu.
Bir kadın nefesini tutuyordu.
Bir adam sürekli aynı cümleyi tekrarlıyordu.
“Benim suçum değildi.”
Sesler birbirine karıştı.
Kulaklarımı kapattım.
— Kes şunu!
Kadın kıpırdamadı.
— Neyi?
— Sesleri!
— Onlar ses değil.
Şişeyi masaya bıraktı.
— Yük.
Duvarlardan biri hafifçe şişti.
Sonra geri indi.
Sanki oda nefes almıştı.
Kadın ilk kez yüzünü ışığa çıkardı.
Yüzünü gördüğüm anda nefesim kesildi.
Tanımıyordum.
Ama tanımadığım bir yüzün beni bu kadar korkutması mümkün değildi.
Çünkü yüzündeki gözler...
Benim gözlerimdi.
Kadın bunu fark etmiş gibi gülümsedi.
— Beni tanımadın.
— Hayır.
— Güzel.
Aynı kelimeyi kasap da söylemişti.
Birden içimde bir şey koptu.
— Sen kasabı tanıyor musun?
Kadının yüzündeki ifade değişti.
— Kasap mı?
— Ruh Butchery'deki adam.
Kadın başını eğdi.
— O artık adam değil.
Odanın arkasındaki karanlıktan metal bir ses geldi.
Bir kanca yere düştü.
Kadın şişeyi eline aldı.
— Burada herkes bir süre sonra yaptığı işe dönüşür.
— Peki sen nesin?
Kadın cevap vermeden şişenin kapağını kapattı.
— Ben kalanım.
— Ne kaldı?
Bu kez bana doğru yürüdü.
Yaklaştıkça yüzündeki çizgiler değişmeye başladı.
Bir an yaşlıydı.
Sonra genç.
Sonra çocuk.
Sonra yeniden kadın.
— Merhamet.
Elini göğsüme koydu.
Dokunduğu anda bütün sesler kesildi.
Odanın içinde yalnızca kalbimin sesi kaldı.
Bir.
İki.
Üç.
Sonra dördüncü atım gelmedi.
Panikledim.
Kadın elini çekmedi.
— Korkma.
— Kalbim...
— Kalbin burada değil.
Donup kaldım.
— Ne demek bu?
Kadın kulağıma yaklaştı.
— Sen hâlâ kalbini yanlış yerde arıyorsun.
Dördüncü atım geri geldi.
Bu kez göğsümden değil, sırtımdan geldi.
Odaya bir kanca sesi yayıldı.
Kadın elini çekti.
— İşte.
— Ne?
— Seni neden taşıyıcı seçtiklerini şimdi anladın mı?
Başımı salladım.
— Hayır.
Kadın şişeyi bana uzattı.
— O zaman iç.
Şişeye baktım.
Sıvının yüzeyinde küçük kabarcıklar oluşuyordu.
— Bu ne?
— Başkalarının merhameti.
— İçersem ne olacak?
Kadın ilk kez korkmuş gibi göründü.
— Onların ne taşıdığını hatırlayacaksın.
Şişeyi geri ittim.
— Hayır.
Kadın gülümsedi.
— İşte şimdi başladı.
Odanın kapısı kendiliğinden kapandı.
Bu kez kilit sesi geldi.
Arkamı döndüm.
Kapının üzerinde yeni bir yazı oluşuyordu.
ANNE
silindi.
Yerine:
KIZI
yazıldı.
Sonra o da silindi.
Üçüncü kelime daha yavaş ortaya çıktı.
TAŞIYICI.
Kadın arkamda duruyordu.
— Merhametin ilk kuralını sana kimse söylemedi mi?