Delirmek için delirmeyi öğrenmek gerektiğini küçük yaşlarda; saçlarımın tellerindeki ranzalı kalpler koğuşunun, salıncak uçlu göz çukurlarında sallanırken öğrenmiştim. Mathilda’yı da o zaman öğrendim; saatin içine kırmızı şekerle dolaşan o kimliksiz suyu fırlatıp şekerlerini ağlatırken... Ah, biliyorum; yine "Vivaldi'nin başına çukur mu kazıyorsun?" der gibisin mürekkep Azizim. Sıra dışı olmanın sanki günah olduğu ricasıydı kuşları ağzımla öpmeye çalışmalarım.
Kuşlar öldü biliyorum. Ağzımda tüylerinden kalma o kekremsi, o günahkar masumiyet tadıyla kaldım gecenin ortasında. Herkes uyurken, kasabanın tüm saat kuleleri tıkırdamayı unutup sadece o kırmızı şekerin yasını tutarken, ben sıramı bekliyorum. Çünkü delirmek, bir gecede giyilen geniş bir ceket değildir; ilmek ilmek, saç tellerinden süzülen o ranzaların demirlerini eriterek öğrenilir. Şimdi penceremin önünde duran bu boş kafes, bana o "Sıra dışı olma ricasını" fısıldıyor yeniden. Vivaldi arkada bir yerlerde, toprağa gömdüğüm notaların arasından filizlenmeye çalışıyor. Duyuyor musun?
Duyuyorsun, biliyorum. Tam o sırada kapı çalmadı Azizim, kapı zaten hiç kapanmamıştı. İçeriye adımları küf kokan, ceketinin ceplerinden durmadan deniz tuzu dökülen o adam girdi. Adı Tibet’ti ama bence o, zamanın unutulmuş bir saniyesinden düşmüştü. Göz bebekleri tıpkı o ağlayan kırmızı şekerli saatlerin akrep ve yelkovanı gibi hızla dönüyor, penceremin önündeki boş kafese bakıyordu. Elini cebine attı, avucunda biriken tuzu boş kafesin tabanına serperken, "Kuşların öldüğü yer pencereler değildir," dedi fısıldayarak, "Kuşlar, senin o ranzalı kalplerinin pasında boğuldu."
“Hayır!” diye bağırdım. “Kuşlar insanların parmaklarında boğuldular. Benim kalbim hâlâ içimdeki kan okyanusunda kulaç atma rekorları kırıyor.”
Tibet sustu. Gözlerindeki o deli akrep ve yelkovan ilk kez durdu, zaman bizim odamızda dondu. Kafesin tabanındaki deniz tuzu, kan okyanusumun hayali dalgalarıyla aniden erimeye başladı ve altından o odanın yıllardır sakladığı asıl büyük sır filizlendi: Kafesin altı aslında boş değildi; orada ters çevrilmiş, içi hıçkırıklarla doldurulmuş eski bir Leon plağı duruyordu.
Tibet parmaklarını o tuza dökülen plağın üzerine koydu. Plak dönmeye başladığında odada ne Vivaldi kaldı ne de saatlerin tıkırtısı. Sadece o kimliksiz suyun, Mathilda’nın ağlayan şekerlerinin ve kan okyanusunda kulaç atan kalbimin ortak ritmi duyuluyordu. Tibet bana baktı ve sırrı tamamen açık etti: "Bu kafes kuşları hapsetmek için değil, senin o kulaç atan kalbini dışarıdaki parmaklardan korumak için buradaydı."
Ağzımı açıp bağırmak istedim; ama ağzım sulandı ve boğuldu. Şimdi sen beni, Azizim... Ağzının kenarına dik ve ağla. Belki de ilk defa ben de ağlamak istedim.
***
*Bir cep notu onu yazmamı istedi. Henüz delirmeyi öpememiş ama sanki gözlerinin çayı hürmetine sende içilmek üzere.*