Bunu neden yaptığımı bilmiyorum. Zaten evlerin boğulmak için suya ihtiyacı yokmuş; bunu elli yıl sonra öğrendim. Duvarları içeri doğru nefes alıyordu. Pencereler, kendilerine ait olmayan çocuklukları seyrediyordu. Bir odanın köşesinde annemin gençliği oturmuş, hiç doğmamış bir çocuğun ayakkabı bağlarını bağlıyordu.
Evi iki elimle tuttum.
Ev önce direndi.
Sonra sustu.
Sonra suyun altında kalan bir ağız gibi bütün kapıları açıldı.
İçerideki odalar ciğerlerini dışarı çıkardı. Mutfak, yıllardır kimsenin söylemediği bir cümleyi kusmaya başladı. Merdivenler aşağı değil, doğrudan geçmişe iniyordu. Bir basamağa bastım ve annemin beni henüz tanımadığı güne düştüm.
Orada hâlâ doğmamıştım.
Buna çok kızdım.
Oysa insanın kendi yokluğuna denk gelmesi kadar aşağılayıcı bir şey yok.
Sonra annemin karnından çıktım.
Ama doğmak değildi bu.
Bir yerden dışarı sızmak gibiydi. Kan değildim. Süt değildim. Et hiç değildim. Kanın beyazlamış, korkudan kendi rengini inkâr etmiş hâliydim. Annemin içinden dışarı aktım; bir musluk bozulmuş da insan çıkarmaya başlamış gibi.
Aktım.
Aktım.
Aktım.
Yere düştüğümde ağlamadım.
Zaten ağlayacak olan çocuk çoktan ölmüştü.
Ben onun yerine gelmiştim.
Gözlerim kapalıydı.
Her şeyi görüyordum.
Seni de gördüm.
Beni görmediğin hâlde beni gördüğünü sandığın o iğrenç saniyeyi bile.
Kendimi de gördüm.
Annemin içinde hâlâ duran kendimi.
Annemin dışında duran kendimi.
Bir de ikimizin arasında, kimsenin doğurmadığı üçüncü bir şeyi.
Sonra parmaklarımı aradım.
Bulduğumda hepsini tek tek gözlerimin içine bastırdım.
Birinci parmak: sen.
İkinci parmak: annem.
Üçüncü parmak: benim.
Dördüncüde geçmişi çıkarmaya çalıştım.
Beşincide geleceği.
Altıncıda neden hâlâ burada olduğumuzu.
Yedincide hiçbir şey yoktu.
Onu en derine soktum.
Canım acımadı.
Asıl korkunç olan buydu.
İnsan bazı acılara alışınca acı da utanıyor.
Gözlerimi çıkardım sandım.
Ama hâlâ görüyordum.
Seni.
Annemin karnını.
Boğduğum evi.
Evin içinde beni doğurmayı bekleyen o boş odayı.
Odanın içinde duran sandalyeyi.
Sandalyenin üzerinde oturan hiç doğmamış hâlimi.
Bana bakıyordu.
Ben ona bakıyordum.
İkimiz de gözsüzdük.
Sonra hiçbir şey eksikmiş gibi olmadı.
Ne ben.
Ne sen.
Ne de annem.
Sanki dünyanın en büyük cinayeti işlenmiş ve dünya bunu fark etmemek için biraz daha dönmeye karar vermişti.
İşte o zaman anladım:
Bazı şeyler öldüğünde eksilmez.
Sadece yer değiştirir.
Ben annemin karnından çıkmıştım.
Sen benden çıkmıştın.
Annem benden.
Ev hepimizden.
Ve elli yıl sonra hâlâ birbirimizin içinde boğuluyorduk.
Kimse ölmedi.
Bu yüzden hiçbirimiz kurtulamadık.
II — Hiçbir Şeyin İçinden Geçerken, Elli yıl gelecekte, bunu hatırladığımda henüz doğmamıştım. Bu cümle yanlış değil. Yalnızca ben artık doğru bir şey değilim.
Annemin rahmi, kapatılmış bir otel odası gibi içeriden kilitliydi. Kapının altında biriken beyaz kana bakıyordum. Beyaz kan diye bir şey yoktur, diyenler vardı. Onları da doğurduk. Sonra hepsinin ağzına küçük bir ev yerleştirdik. Ev büyüdü. Büyüdü. Büyüdü. İçinde kimse yaşamıyordu ama herkes kira ödüyordu.
Ben o evi daha önce boğmuştum.
Ev bunu unutmadı.
Evlerin hafızası vardır.
İnsanların yoktur.
İnsanlar unutmayı karakter zanneder.
Sen, mesela.
Seni hatırlamıyorum.
Ama içimde bıraktığın boşluğun nüfus cüzdanı hâlâ cebimde.
Çıkarıyorum.
Bakıyorum.
Fotoğrafta sen yoksun.
Fotoğrafın kendisi yok.
Cebi de yok.
Yine de elim oraya gidiyor.
Bazı yaralar organ gibi davranıyor.
Bazı insanlar yara bile olamayacak kadar beceriksiz.
Annem beni doğururken yüzü yoktu.
Yüzünü doğurmuştu önce.
Sonra beni.
Sonra benim senden sakladığım şeyi.
Sonra hiçbirimizi.
Bir doğumhanede üç kişi doğduk.
Dördüncü kişi doktor sandı kendini.
Beşinci kişi duvardı.
Altıncı kişi ölümün raporunu tuttu.
Yedinci kişi raporu yedi.
Ben güldüm.
Çünkü ağlamak için hâlâ gözlerim olduğunu sanıyordum.
Oysa gözlerimi çoktan içeri gömmüştüm.
Parmaklarım hâlâ oradaydı.
Karanlığı kaşıyordu.
Bir şey bulmaya çalışıyordu.
Buldu.
Kendimi buldu.
Kendimi çıkardım.
Kendimi tekrar içime koydum.
Sonra seni çıkardım.
Seni nereye koyacağımı bilemedim.
Bazı insanlar insanın içine sığmıyor.
Bazılarıysa dışarıda bile fazla geliyor.
Seni annemin kalbine koydum.
Annem kalpsiz kaldı.
O günden sonra bir şeyleri dikmeye başladım.
Önce gömlekleri.
Sonra perdeleri.
Sonra kendi çocukluğumu.
Çocukluk dikilmiyor.
Ne kadar iğne batırırsan batır, kumaş hep başka yerinden yırtılıyor.
Bir gün kendimi masaya yatırdım.
Göğsümü açtım.
İçeride seni bulamadım.
Bu beni şaşırtmadı.
Çünkü bazı insanlar kalbin içinde yaşamıyor.
Kalbin şeklini değiştiriyor.
Aynaya baktım.
Yüzüm yerindeydi.
Ama yüzümün arkasında biri daha vardı.
Onu dikmeye çalıştım.
İğne elimden geçti.
İplik gözümden çıktı.
Makas yere düştü.
Makasın ağzı açıktı.
Sanki o da bir şey söylemek istiyordu.
Söylemedi.
Sen hiçbir şey olmamış gibi yaşadın.
İşte cinayet burada başladı.
Ölmekte değil.
Hiçbir şey olmamış gibi devam etmekte.
Çünkü bazı ruhlara şah damarından yaklaşılmaz.
Bazı yerlere el sürülmez.
Bazı yaraların dikişi parmağa değil, bütün geçmişe batar.
Ben artık hatırlamıyorum.
Ben yalnızca basıyorum.
Basıyorum.
Basıyorum.
Ta ki içimizden birinin gerçekten insan olduğunu duyana kadar.
III — Şah Damarına Dokunulmaz, Sonra anladım. Bazı ruhlara dokunulmaz.
Bazı insanların kapısında zil yoktur.
Çünkü içeride çalan şey insan sesi değildir.
İçeride bir çocuk vardır.
Çocuğun dizleri kanlıdır.
Ama neden kanadığını bilmez.
Çocuklar bazı şeyleri bilmeden taşır.
Bir annenin sustuğu yeri.
Bir babanın kapıyı kapatış biçimini.
Bir evin gece hangi odasında karardığını.
Birinin elini çektiği anda yüzünde kalan ifadeyi.
Sonra büyürler.
Büyüdükçe bunları başka isimlerle çağırırlar.
Karakter derler.
Kader derler.
Huy derler.
Geçmiş derler.
Hiçbiri değildir.
Birinin parmağıdır.
Birinin sesi.
Birinin dikkatsizliği.
Birinin “ne olacak ki?” dediği o küçücük an.
Birinin ruhuna basınca yalnızca kan fışkırmaz.
Bazen bütün çocukluğu yerinden oynar.
Bazen bir anne gece yarısı kendi doğurduğu çocuğun adını hatırlayamaz.
Bazen bir ev sabaha kadar kendini suçlar.
Bazen bir adam aynaya bakar ve yüzünün kendisine ait olmadığını fark eder.
Ve bazen...
Hiçbir şey olmaz.
En korkuncu budur.
Hiçbir şey olmaz.
İnsan sabah kalkar.
Dişlerini fırçalar.
Kahvesini içer.
Güler.
İşe gider.
Birilerine “nasılsın?” der.
Karşılığında “iyiyim” duyar.
Dünya böylece suç ortaklığını sürdürür.
Kimse bir şey görmez.
Kimse bir şey sormaz.
Kimse kapının önünde beklemez.
Ama içeride bir sandalye devrilmiştir.
Kimse kaldırmaz.
Sen benim içime oturdun.
Ayakkabılarını bile çıkarmadan.
Ben seni yıllarca misafir sandım.
Meğer ev sahibiymişsin.
Meğer bütün odalarımı sen kiralamışsın.
Meğer ben kendime her döndüğümde senin kapından geçiyormuşum.
Seni çıkarmayı denedim.
Olmadı.
Bir insanın içinden başka bir insan çıkarılmıyor.
Sadece daha derine gönderiliyor.
Ben seni çıkardıkça sen küçüldün.
Küçüldükçe ağırlaştın.
Sonunda bir iğnenin ucuna sığdın.
İğneyi tuttum.
Elim titremedi.
İğneyi kendime batırdım.
İçimden bir ev çıktı.
Ev kapısını açtı.
İçeride annem vardı.
Annemin yüzü yoktu.
Yüzünün yerine sen vardın.
Senin yüzünün yerine ben.
Benim yerimde boş bir sandalye.
Sonra öldüm.
Bu kez gerçekten.
Mezar geldi.
Toprak, toprak olarak.
Taş, taş olarak.
Ölü, ölü olarak.
Hiçbir şey mecaz değildi.
Bir çocuk mezar taşımı okudu.
“Burada biri var mıydı?” dedi.
Annesi:
“Vardı.”
Çocuk:
“Şimdi nerede?”
dedi.
Annesi cevap vermedi.
Ben de.
Çünkü bazı soruların cevabı ölünün ağzında bulunmaz.
Toprak kapandı.
Dünya devam etti.
Ve sen hâlâ yaşıyordun.
IV — Basarsan Kan Akmaz. Önce zamanın içindeki küçük hayvan ölür.
Saat çalışır.
Ama zaman çalışmaz.
Tik.
Tak.
Tik.
Tak.
Bir evin içinde yıllarca sürecek kadar uzun bir saniye oluşur.
Sonra annenin sesi mutfaktan çekilir.
Bardak masada kalır.
Çorba soğur.
Bir kapı, kime ait olduğunu unutur.
Pencerenin camında yüzün görünür.
Bir saniye.
İki saniye.
Üç.
Sonra yüzün senden önce yaşlanır.
Gözlerin açıkken görmeye başlamazsın.
Görmemeyi bırakırsın.
Kendine bakarsın.
Kendinin arkasında seni görürsün.
Senin arkanda beni.
Benim arkamda annemi.
Annemin arkasında evi.
Evin arkasında o boş odayı.
Boş odanın içinde sandalyeyi.
Sandalyenin üzerinde henüz doğmamış bir çocuk.
Çocuk sana bakar.
Sana hiç benzemediği hâlde senden korkar.
İşte o zaman anlarsın.
Bir insanın ruhuna basmak, onun canını acıtmak değildir yalnızca.
Bazen onun içinde bulunan bütün kapıları aynı anda kapatmaktır.
Bazen bir insanın geleceğini, geçmişinin içine kilitlemektir.
Bazen hiçbir şey yapmamış gibi yürümektir.
En kötüsü budur.
Yürümek.
Ayakkabının altında hiçbir şey yokmuş gibi yürümek.
Oysa vardır.
Bir çocukluk vardır.
Bir anne vardır.
Bir ev vardır.
Bir insanın söyleyemediği cümle vardır.
Ve sen onların üzerinden geçersin.
Ben terziyim.
Kumaşı bilirim.
Kumaşın yüzünü herkes görür.
Asıl mesele tersidir.
Tersini çevir.
Bak.
İğne izleri.
Kopmuş iplikler.
Gizlenmiş düğümler.
Yanlış yere atılmış dikişler.
Kumaşın içine saklanmış kan.
İşte insan da böyle.
Dışarıdan bakınca elbise.
İçeride bütün savaş.
Bir ruhu dikmeye kalktım.
Önce ölçtüm.
Omuz.
Boyun.
Göğüs.
Bel.
Sonra acısını ölçmeye çalıştım.
Cetvel kırıldı.
İkinciyi aldım.
O da kırıldı.
Üçüncüsünü kullanmadım.
Bazı şeylerin ölçüsü yoktur.
Bazı yerlerine iğne değmez.
Bazı damarların üzerine parmak konmaz.
Çünkü orada kan değil...
Bir insanın bütün hayatı geçer.
Sonra mezar gelir.
Bu kez mecaz yok.
Mezar sadece mezardır.
Toprak sadece topraktır.
Taş sadece taştır.
Bir gün gerçekten öleceksin.
Tabut kapanacak.
Toprak atılacak.
İnsanlar gidecek.
Birileri ağlayacak.
Birileri susacak.
Birileri eve dönerken ekmek alacak.
Dünya sen öldün diye durmayacak.
Ve sen, öldüğün için yaptığın hiçbir şeyi geri alamayacaksın.
İşte kanın akmadığı yer tam burasıdır.
Çünkü bazı şeyler dışarı çıkmaz.
İnsanın içinde kalır.
İçeride büyür.
İçeride yaşlanır.
İçeride seninle birlikte ölür.
Ama ölürken bile senden değildir.
V — Mezar Sadece Mezardır. Sonra bir gün gerçekten öleceksin. Bu kez hiçbir mecaz olmayacak.
Toprak gerçekten toprak olacak.
Taş gerçekten taş.
Tabut gerçekten tabut.
Ve mezar...
Sadece mezar olacak.
Üstüne toprak atılacak.
İnsanlar dağılacak.
Birkaç kişi ağlayacak.
Birkaç kişi susacak.
Birileri eve gidecek.
Birileri ışığı kapatacak.
Birileri ertesi sabah işe gidecek.
Dünya devam edecek.
Çünkü ölüm, dünyaya verilmiş bir emir değildir.
Sen gömüleceksin.
Ben gömüleceğim.
Annem de bir gün.
Hepimiz.
Sonra hiçbir şey olmayacak.
İşte korkunç olan bu.
Hiçbir şey olmayacak.
Mezarın içinde yalnızca bir ölü bulunacak.
Sen.
Bedenin ağırlaşacak.
Toprak üstünde sessizlik olacak.
Çiçekler solacak.
Taş ısınacak.
Soğuyacak.
Yağmur yağacak.
Kuruyacak.
Mezar sadece mezar kalacak.
Ama senin bir zamanlar dokunduğun yer, senden sonra da yaşayacak.
Bir çocuğun sesinde.
Bir annenin susuşunda.
Bir evin kapıyı kapatışında.
Birinin aynaya bakarken gözlerini kaçırışında.
Bir elin diğer elinden korkmasında.
Kimse bunun nedenini bilmeyecek.
Sen de.
Çünkü sen artık ölmüş olacaksın.
Ve insan öldüğünde bazı şeyleri öğrenme hakkını da kaybeder.
Ben bunu çok erken öğrendim.
Ruh cerrahıydım.
Sonra terzi.
Kesilecek yeri aradım.
Dikilecek yeri.
Sökülecek yeri.
Ölçülecek yeri.
Sonra fark ettim:
Bazı ruhlar dikilmek istemez.
Bazıları yalnızca dokunulmadan kalmak ister.
Bazı yaralar iyileşmek için değil, bir daha açılmamak için kapatılır.
Bazı kapılar açılmak için yapılmaz.
Bazı damarlar...
Sadece vardır.
Elini çekersin.
Hepsi bu.
Her zaman insanın en savunmasız yerini bulmak marifet değildir.
Asıl marifet, bulduğunda elini oraya koymamaktır.
Bunu öğrenmek için bazen bir ömür gerekir.
Bazen bir ölüm.
Bazen ikisi de yetmez.
Sonra elli yıl gelecekte, henüz doğmamış bir çocuk gözlerini açacak.
Gözleri kapalı olacak.
Yine de her şeyi görecek.
Bir ev görecek.
Bir anne.
Bir boş sandalye.
Bir adam.
Bir kadın.
Bir el.
Bir parmak.
Bir yara.
Ve çok uzaklarda, hiç kimsenin bilmediği bir yerde, beyaz bir şey akacak.
Kan olmayacak.
Süt olmayacak.
Su hiç olmayacak.
Çocuk ona bakacak.
Ne olduğunu sormayacak.
Çünkü bazı şeylerin adı konulduğunda küçülür.
O sadece bakacak.
Ve dünya, hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam edecek.
Sonra çocuk ellerine bakacak.
Parmaklarını tek tek sayacak.
Bir.
İki.
Üç.
Dört.
Beş.
Altı.
Yedi.
Yedincisinde duracak.
Neden durduğunu bilmeyecek.
Ben bilemeyeceğim.
Çünkü ben çoktan ölmüş olacağım.
Sen de.
Annem de.
Ev de.
Ve o çocuk, hiç kimsenin öğretmediği bir şeyi bilecek.