Lou Andreas-Salomé bu yapıtında bir erkeğe kayıtsız şartsız teslim olmakla, ondan bütünüyle bağımsızlaşma arasında gidip gelen bir kadının hikâyesini anlatır. Bu iki uç nokta arasında bocalama hali, yazarın kendi hayatında da başa çıkmak zorunda kaldığı bir meseledir. Artık Paris’te atölyesini kurmuş ve kendini sanatına adamış bir ressam olan kahramanı, yeniyetmelik döneminde çılgınca âşık olmuştur. Ancak daha sonra ilişkisinin son bulmasıyla girdiği yolda, sanatını yaşama mutluluğunun gençlik aşkına üstün gelmesiyle, kendini gerçekleştirme hedefine doğru şevkle ilerlemektedir.
“... sanki çevremdeki her şeyin içinden aslında uzun zamandır saklı kalmış bir şeye bakıyormuşum gibi geliyordu, fakat hep orada bulunmuş olması gereken, gölgeli bir geri plana benzeyen bir şeye; sanki o andaki bütün o mutlu yaşamım çiçek nakışlı ince bir tül gibi ağır ağır ayaklarımın dibine doğru iniyordu, ardındaysa dimdik sahici olan, gerçek olan yükseliyordu.”
... başlangıç daha da gerilerde midir; ileride ne olacağımızı ve neyin acısını çekeceğimizi biz daha beşikteyken bir kuş cıvıldayarak kulağımıza mı fısıldar? bilmiyorum, belki de bunları başımıza saran ne rastlantıdır ne de mucizevi bir kuşun cıvıltısıdır; aksine, çok eski yüzyıllardan gelen alışkanlıklar, çoktan ölüp gitmiş kadınlardan kalan kölelik ruhudur bu esnada içimizde fısıldayan; hem de bizim olmayan bir dilde, ancak bir düşteyken, sırtımızdan bir ürperti geçtiğinde, sinirlerimiz titrediğinde anlayabildiğimiz bir dilde.
Lou'nun okuduğum ilk kitabı oldu. Başta ben ne okuyorum, dedim. Yazmak istediğini, düşüncelerini, aktarabildiği kadarını açık gizli ne varsa anlamaya çalıştım.
Bir kadının, aşkın çeşitli hallerini keşfetmesiyle ilgili kitap. Gençlik zamanlarımızda, mantığa ve hayatın gerekliliklerine uymayacak insanlara kapılabiliriz. Kriterlerimizin bir önemi kalmaz. "Bu adamla uyuşuyor muyuz, bana saygı duyuyor mu, ilerlemek istediğim yolda ne kadar destek olabilecek" soruları bize düşman olur. Çünkü bu soruların cevapları, ilkel bir çekim duyduğumuz insanla aramızdaki, rasyonel olmayan köprüyü yıkacak nedenleri hatırlatır.
"Bir diğerinin duygularını anlayabilmek için sevgi gerekir kuşkusuz; fakat tutkunun belli bir derecesinde sevgi, sevilen kişinin duygu dünyası da dahil olmak üzere dış âleme hiçbir duyargası uzanmayan, dolayısıyla kulak vermediği ve algılamadığı için de rahatsız edici bir itirazı olanaksız kılan kör bir bencilliğe dönüşüyor."