Kuyulardan çıktım, iklimlerin fırtınalarından geçtim. Arşınladım yolları, yamaçları tırnak tırnak… Sözde senden kaçıyordum. Bir sen bir ben ıssız sahranın çöllerinde iki kum tanesi, birbirine yapışık talihleri… Ne uzaklaşıyordum ne uzaktaydın; ne yakınımda ne yakınında ama hep aynı dairenin kucağında. Üç virgül ondört’ün sınırı gelmeyen uzun yolculuğunda bir değil her yanım tutsaktı sana… Anne ninnisinden uzak ağıtlarıma tutunurken bir başıma devesiz bedeviydim kızgın güneş altında. Gölgene sarılmak yeterdi yoluma kazdığım çukur ömrümü gömmeseydi. Biliyorum! Zamanın not tutulmuş tarihinde saklandık. Ne sen sobelemek için bir gayrette ne ben ebelenmek için oyundaydım. İkimizde suskun dili lal Hüthüt gibi Anka’dan medet ummaktaydık. Kırık bir aynaya gömmüştüm umutlarımı. Bin olup karşıma dikiliyordu yeniden. Cevapsız sualler zihnimde işgallenirken vazgeçmenin ağırlığıyla sırçamdan bana doğuyordun yeniden. Her doğuşta ölüyordum sensizlikten… Harflerim hep ünsüzdü. Cümle kursam sesi ulaşmayacaktı kulaklarına. Hangisini seçsem anlamsız geliyordu boyumuzdan büyük aşkımıza. Büyük de konuşmamıştım ama çok büyük susmuştum o yıllarda… En büyük ceza buydu bana ve sana…
Affeder misin sendeki beni? Biriken zamandan sıyırıp siler misin gözlerimi? Temizler misin ruhuma, bedenime çöken kiri? Çok yoruldum. Hayatın patikasından hasretine tutundum. Her şeyin gibi hasretinde özeldi yaralarımı örten sargı, ağrılarımı dindiren merhemdi. Şimdi! Yalnız bir palmiye altında bekliyorum. Kiraz ağacı dallarındaki şarkılanan cıvıltılardan uzak, martıların alaycı bakışlarında kendimi arıyorum. Bana kurduğun o cümleyi “ Seni sevdiğimi daha nasıl söyleyeyim; caminin minaresinden mi duyurayım?” Çığlığını çok daha net duyuyorum.
"Yaz kış ocağı hiç sönmezdi. Her gün üflediği körük, tavanda yılların ısını biriktirmişti. Talaş ve kömür çuvalları her zaman aynı köşede durur, eksildikçe üstüne yenisini eklerdi."
İlk cümlede ara mevsimleri de içine katarak “yaz kış” ve ardından “her gün” yılmadan aynı rutinin; güneş etrafında dönen bir gezegen edası gibi sürekliliğini vurgular. Bunu yaparken kullandığı kelimelerin birden çok verdiği katmanlar dört cümlelik paragrafı sayfalarca genişletir.
Ocak: Sadece ısınma aracı değildir. Yanan ocak ki yaşanılan mekânın canlı olduğuna: “üflenilen körük” varoluşun hayatı nefese vurgu olduğunu anlatır. Eksilme ve ekleme tezat üzerinden hayatın doğumla eklemlenirken, ölümle eksildiğine çağrışım yapar.
Hikâyenin başlığı “Zincir” sembolizm olarak baktığımızda: Bağlanmanın ve tutsak olmanın, esaretin sıkı halkalarıdır. Çoğu insan buna gönüllü olur farkında olmadan. Yıllar bu izi tavanda is olarak bırakırken ocağı tüttüren demirci tavanda biriken o tutsaklığı fark edemez.
"İnsan kendi içindeki kaosu düzenlemeye çalıştıkça, dışarıda ki dünyayı darmadağın eder." Frederich Nietsche’ nin bu sözünü hikâyenin başında bir manifesto olarak tutması; hikâye okundukça insanın yaparken neleri bozduğuna, tarumar ettiğine daha net tanık oluyoruz…
Sessiz Taşıyıcılar: İlk izlenimim; ele alınca ince, okudukça kalın, kelimelerine ve başlığına bakınca cıva gibi ağır bir eser olduğu... Kısaca “ince” desem aldanırım; “hafif” desem kandırırım. İyisi mi ben değil, kitap anlatsın kendisini; isminden çekilen çile yolunun rehberliğini... “Sessiz Taşıyıcılar” ismi bana; taşımak fiilinin gürültüsüz, gösterişsiz halini; dostlarını ve hayatı omuzlayan gizli kahramanları çağrıştırdı. Daha sayfalarını hiç çevirmeden kitabın kapağına baktığımızda karşımıza üç siluet çıkıyor: Dışta görünen, içte gizlenen ve en içte ise sırlanan bir insan manası... İşte kitabın adıyla birleşince bu taşıyıcıların bir kısmı görünebilir, bir kısmı kendini saklamak isteyebilir. Ama öyle taşıyanlar var ki ne görünür ne bilinirler. Onlar hakikati denize atanlardır; balığın bilip bilmemesini önemsemez, "Halik bilsin yeter" veya vicdanının sesiyle tamam derler. Biyografiden sonra içindekilerden önce, koca sayfada tek bir cümle: “Görülmese de varlığından ve değerinden eksilmeyen o dirençli köklere…” Zira yazar bu cümleyi açmaya kalksa koca sayfaya sığmayacaktı. Kökler ki direnmekte; var olma mücadelesi ki gizlenmeyi seçmekte… Her ne yaşanmışsa, değerini düşürmeden vefayı ve ithafı böbürlenmeden dillendirmekte… Bir zincirin şıkırtısında, abartılı “itina” biriktirdiği ağırlığın hayata nasıl yüklendiğini müşahede ederken; yareninin yılmadan demirci ustasına vefasını… Ardından gelen hikâyede: Bir düğümün (tecrübeyle edilen nasihatin) ne kadar önemli olduğunu ve mağrurluğun yıllar sonraki perişanlığını… Betimlemelerin ve açılan katmanların arasında bir cümlenin dahi kaç anlam taşıdığını, "Eşikteki" bir kişinin “ikilikli” karakterinde okuduk. Ezilen bir canın, en yakını tarafından uğratıldığı ağır travmayı ve dramatik sonunu görürken; bir kökün yaşama ve yaşatma savaşını iliklerimize kadar hissettik. En nihayetinde Nadide’nin sırrında kadına eza, Zehter’in hatırında verilen haklı cezayı gördük. En sonunda da Portakal Nergis’inde fedakarlığın kefareti ömür sonrası bir mektupla ödenmekte… Sosyal tema, mizah ve anı gibi yazım türlerinde de kaleminin mahirliğine şahit olduk. Kitapta gördüğüm en önemli unsurlardan biri; hikâyeler birbirinden bağımsız olsa da bir hikâyenin kendinden sonra gelenin manifestosu gibi ona bağlanmasıydı. Oldukça ilginç olan bu kısmı daha fazla açmak kitabın mahremine dokunmak olur ki affola... Zira her okur kendince görsün ki edebe aykırı davranmayalım.
Dikkatimi en çok çeken bana göre kitabın amiral gemisi: “Kök ve Eli Benzin Bidonlu İnsan Kişisi” neden insan kişisi? Kök ve o insanla bağ neydi? Belki de kök üretmek isteyen; çevresine, çocuklara, topluma hep vermek vermek isteyen bir kadını; bencilliği ve egosuyla buna engel olmak için elinde benzin bidonlu “insan kişisi” erkeği temsil ediyordu… Bana Bergen’i hatırlattı. Ahmak bir benliğin bir hayatı yok edişi ne kadar acı! Okudukça bu hikâyeden ayrıca bu anlamın çıkması ne derece doğru tabi ki yazarımız bilir. Bir kerede okunup kapanacak kitap değil nazarımda; bu kitap. Okudukça yeni anlamlar üretecek, yepyeni ufuklar açacak bir eser. Edebiyat dünyasındaki yerine ilk kitabı ile yeni bir adım atan Ebru Asya hocamı şimdiden tebrik ediyor, başarılar dilerken; darısı başımıza diyorum…
‘’Mutfak penceremde misafirimdir hüzünlü evlerden süzülen damla ince belli bir bardak çaya düşer kış bir ihtimal ihmal edilmişliğim bir yanım kahır bir yanım kahhar’’
Bir kadın ki mihmandır, evinin evinde… Çay bile ısıtmaz, hüznünden düşer damlalar gözüne… İhmal edilmişliklerden mütevelli kahır dolu yüreğimin bir yanı, diğer yanı kahhar….
‘’Kalbim karakalem şiir defteri porselen kağıtlarda çizilir ritmi soğuk bir bankta gecelenir adın siyah ki kirlenir göz altlarında bir yanım tamdır bir yanım mühmel’’
Öyle doluyum ki ey can! Her sözüm şiir, her ağıtım ritimlerimi bozar! Gecenin en beklenmedik soğuğunda adın, morarmış göz sızısında kapaklarım katran… Tam gibi görünsem de ihmale uğrak durak gibi bir yanım, içime sızar…
‘’Bülbülün gagasında gazelin intiharı karışır her beyaz sayfaya uyak iki bakış arasında kaybolur zaman gülüşün yakar şehrin bütün ışıklarını bir yanım virgüldür bir yanım nokta’’
Bülbül ki Gülüne yangınından nazar eyler, uyaklar beyaz sayfada bembeyaz tende… Ah! Göz açma kadar ki an’da kaybolan gülşen! Yansa da ışıklar kapanmış cevşen! Bir yanım eğil derken, diğer yanım da biter cümlem…