El Kızı, okurken bazen düşündüğüm, bazen duygulandığım, bazen de tebessüm ettiğim bir kitaptı. Üzerine pek çok söz söylenebilir ama ben bunların hiçbirini bu satırlar arasına sığdıramam. Güzel anılarla, farklı duygularla ve en önemlisi, “İyi ki bunu da okumuşum.” diyebileceğim bir kitap olarak hafızamda yerini aldı. Okunmasını kesinlikle tavsiye ederim.
Kitabı genel olarak çok sevdim. Akıcı ve düşündürücü bir kitaptı. Özellikle sonlarına doğru gerçekten beklemediğim şeylerin gerçekleşmesi kitabı benim için daha ilgi çekici hâle getirdi. Olayların nasıl sonuçlanacağını merak ederek okudum. Bazı bölümlerde şaşırdım ve kitabın sonunun düşündüğümden farklı olması hoşuma gitti. Genel olarak sürükleyici ve okunmaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Normalde bu kitabı daha önce defalarca okumuştum ama her yaşta bana bambaşka duygular hissettirdi. İlk kez elime aldığımda henüz 10 yaşındaydım ve o zamanlar çok daha saf duygularla okumuştum. İkinci kez 13 yaşımda okudum; bu sefer 10 yaşıma göre daha derin şeyler hissettim ve farklı yerlerinden etkilendim. Şu an, 15 yaşımdayken tekrar okuyorum ve yine bana çok şey öğretti, öğretmeye de devam edeceğine eminim.
Büyük konuşmak gibi olmasın ama ne kadar kitap yazılırsa yazılsın, “Küçük Prens”in yerini tutabileceğini sanmıyorum. Benim için çok değerli bir kitap.
Buraya da bir söz bırakıyorum: 30 yaşımda tekrar okuyacağım ve yine bir inceleme yazacağım.
Bülbüller sadece bizi keyiflendirmek için öterler. İnsanların bahçelerini didiklemez, mısır ambarlarına yuva yapmazlar. Kalplerini bize açıp şarkı söylemekten başka bir şey yapmazlar. İşte bu yüzden bir bülbülü öldürmek günahtır.”
Bu söz aslında kitabın sadece bir cümlesi değil, bütün hikâyesinin özeti gibiydi benim için. Kitabı okurken anladım ki bazı insanlar da tıpkı bülbüller gibi kimseye zarar vermeden, sadece iyi olmaya çalışarak yaşarlar. Ama ne yazık ki toplum bazen en masum insanları bile yargılar, dışlar ve kırar.
Kitap boyunca adalet, vicdan, merhamet ve insanlık kavramlarını çok derinden hissettim. Özellikle insanların ön yargılar yüzünden nasıl değişebildiğini görmek beni uzun süre düşündürdü. Bir insanı gerçekten tanımadan onun hakkında karar vermenin ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini sayfalar boyunca gördüm.
Okurken bazı yerlerde sinirlendim, bazı yerlerde sustum ve düşündüm. Çünkü kitap sadece bir olay anlatmıyordu; insanlığın iyi ve kötü taraflarını yüzümüze gösteriyordu. Özellikle çocuk gözünden anlatılması, olayları daha da etkileyici hâle getirmişti. Masumiyetin içinden yükselen o adalet arayışı insanın içine dokunuyor.
Bence bu kitap yalnızca okunup kenara bırakılacak bir roman değil. Üzerine düşünülmesi, konuşulması ve hissedilmesi gereken bir eser. Günümüzde insanların birbirini anlamadan yargıladığı bir dünyada, böyle kitaplar bize vicdanın hâlâ ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.
Sevinçlerin anlık olduğu ya da kısa sürdüğü coğrafyaydı Orta Doğu.
80 yaşında Gazze’deki bir mülteci kampında doktorluk yapan Yakup’un son bir buçuk gününü anlatıyor bu kitap.
Yakup beddua edecek kadar çaresiz, çaresiz kalacak kadar Filistinli bir hayat süren adamdı. Hayatında kim bilir kaç defa beddua etmişti Yakup. Beddua çaresizliğin adıydı, çaresizlik ise Filistinli olmanın.
Elie Wiesel der ki: “Acı çekmiş bir insanın hikâyesi, onu dinlemeye cesareti olan herkesi değiştirir.”
Ben bu hikâyeyi okuma cesareti buldum. Okudukça geliştim, geliştikçe daha fazla okudum ama en sonunda anladım ki ne kadar okursam okuyayım bazı insanlar acıyı yaşar, bazıları ise sadece izler.
Okurken kimi yerde kendime kızıyorum, kimi yerde düşüncelere dalıyor, nerede kaldığımı unutuyorum ama en çok da kendime, hayatıma şükrediyorum. Bizim şu anda yaşadığımız bu rahat hayatı kim bilir başka insanlar nerelerde, nasıl yaşıyor? Aslında bu kitap bana bu çıkarımı vermemi sağladı. Kitabı okudum, bitirdim ama kitap hâlâ uzaklardan bana bakıyor, ben de kitaba bakıyorum çünkü kitap bitse bile duygular bitmez. Benim o kitaba karşı hissettiğim duygular belki de hayatımın birçok döneminde aklıma sürekli gelecek duygulardı. Okurken birçok yerde not aldım, sürekli durdum, düşündüm sonra devam ettim. Aslında direkt okunacak bir kitap değil; üstünde durup düşünülecek, fikir alışverişi yapılabilecek bir kitap.
Sarı Yüz, ilk sayfalarda Athena ve June’un arkadaşlığıyla başlıyor. Ancak bu arkadaşlığın altında June’un Athena’yı her anlamda kıskandığını görüyoruz. Başta bu kıskançlık bana çok sıradan geldi; sonuçta herkes zaman zaman birini kıskanabilir diye düşündüm. Ama kitap ilerledikçe June’un hislerinin normal bir kıskançlıktan çok daha derin ve karanlık olduğunu fark ediyoruz.
June’un zihnindeki bu kıskançlık, geçip giden bir duygu değil; aksine giderek büyüyen ve onu içten içe tüketen bir hâl alıyor. Kendi içinde kurduğu bu düşünceler, onu adeta bir çıkmaza sürüklüyor.
Bir akşam Athena’nın evindeyken Athena’nın boğazına bir şey kaçması sonucu hayatını kaybetmesi, hikâyenin kırılma noktası oluyor. Aslında June’un ona yardım edebilme ihtimali vardı; belki de onu kurtarabilirdi. Ama bunu yapmaması, kitap boyunca akıllarda kalan büyük bir soru işareti olarak kalıyor.
Her şey Athena’nın ölümüyle başlıyor. June, o gece Athena’nın henüz yayımlanmamış taslağını alıyor ve üzerinde değişiklikler yaparak kendi eseriymiş gibi yayımlıyor. Başlangıçta kitap büyük bir ilgi görüyor ve herkes tarafından beğeniliyor. Ancak zamanla işler tersine dönüyor.
Sosyal medyada, özellikle Twitter’da, kitabın Athena’dan çalındığına dair iddialar yayılmaya başlıyor. Bu noktada dikkat çeken şey, June’un bu suçlamaları ciddiye almaması. Kendini o kadar inandırmış ki, yapılan eleştirileri sadece birer iftira olarak görüyor. Oysa okur olarak biz, bu suçlamaların doğru olduğunu biliyoruz.
Kitap boyunca June’un kendi yarattığı bu gerçeklik algısı oldukça çarpıcı bir şekilde yansıtılıyor. Hatta bazı anlarda insan kısa süreliğine tereddüt edip “Acaba gerçekten yapmadı mı?” diye düşünmeden edemiyor.
Genel olarak kitap yer yer uzatılmış hissi verse de, insan psikolojisini ve özellikle kıskançlığın ne kadar ileri gidebileceğini göstermesi açısından dikkat çekici ve okunabilir bir eser.
Kurmaca Gerçekler, Tuğba Kişmir tarafından yazılmış, okurken insanın içine sessizce dokunan bir öykü kitabı. İlk başta kısa ve sade gibi görünse de aslında her sayfasında insanı düşünmeye iten bir derinlik var.
Kitabı okurken en çok hissettiğim şey, gerçek ile hayalin birbirine karışmasıydı. Bazı anlarda okuduklarım bana o kadar tanıdık geldi ki sanki kendi hayatımdan bir parçaymış gibi hissettim. Ama sonra bir anda “acaba bu gerçekten yaşandı mı?” diye sorgulamaya başladım. Bu belirsizlik kitabı daha da etkileyici yaptı.
Hikâyelerde anlatılan insanlar aslında çok sıradan… ama onların duyguları hiç de sıradan değil. Yalnızlık, kırgınlık, umut… Hepsi o kadar içten anlatılmış ki bazı yerlerde durup düşündüm, hatta içim biraz sıkıldı. Çünkü bazen insan, başkalarının hikâyesinde kendine rastlıyor.
Yazarın dili çok sade ama bu sadeliğin içinde güçlü bir duygu var. Abartıya kaçmadan, sessiz bir şekilde insanın kalbine dokunuyor. Okurken bağırmıyor ama hissettiriyor… ve bence bu daha etkileyici.
Kitabı bitirdiğimde içimde garip bir his kaldı. Ne tam mutlu ne de tamamen üzgün… ama düşünceli. Sanki okuduklarım bitmemiş gibi, hâlâ kafamın içinde devam ediyordu.
Sonuç olarak Kurmaca Gerçekler, sadece okunup geçilecek bir kitap değil. İnsanın içine dokunan, bazen kendinle yüzleştiren bir eser. Eğer biraz durup düşünmek, hissetmek ve kendinizden bir şeyler bulmak istiyorsanız, bu kitap kesinlikle okunmalı.
Belki de okuduktan sonra saatlerce üzerine düşündüğüm ve gerçekten hakkını vererek yazıldığını kabul ettiğim bir kitaptı Mai ve Siyah.
Aslında “mai”, hayallerimizi, umutlarımızı ve gerçekleştirmek istediğimiz şeyleri yansıtıyordu. “Siyah” ise hayatın zorluklarını, umutsuzluklarını ve bazen hiçbir zaman başaramayacağımız duygusunu temsil ediyordu.
Biz de zaten hayatı bu iki uç arasında yaşıyoruz. Mai ve Siyah tam olarak bunu anlatıyordu: Hayat umutlarla başlar, ama çoğu zaman umutsuzluklarla sınanır. Her zaman hayaller kurarız, fakat her hayal gerçeğe dönüşmez.
Ahmet Cemil de bu hayallerin peşinden koşan ama onlara hiçbir zaman tam anlamıyla ulaşamayan bir karakterdi.
Bu kitap, hayal kurup da hayallerine ulaşamayan herkese içtenlikle önerimdir.
Peyami Safa’nın daha önce yarıda bırakmak zorunda kaldığım bir kitabı vardı. Çünkü gerçekten diline alışmak zordu; oldukça ağır bir dil kullanıyordu. Zaten kendisinin dilinin ağır olduğunu bildiğim için kitaplarını pek tercih etmezdim. Ama Dokuzuncu Hariciye Koğuşu beni gerçekten çok etkiledi. Okurken sürekli “acaba bir sonraki sayfada ne olacak?” diye merak ettim. Üstelik dili hiç de düşündüğüm gibi ağır değildi. hatta bazen keşke bu kadar az sayfa olmasaydı da hikayenin devamı olsaydı dediğim zamanlar çok oldu.
Kitapta, ayağı yedi yıldır alçıda olan ve durumu oldukça kötü olan bir hastanın gözünden hayata bakıyoruz. Aslında o, “belki ayağım iyileşir” umuduyla hayata tutunmaya çalışıyor. Gittiği her doktor bacağının kesilmesi gerektiğini söylese de o bunu kabullenmiyor. Her gün pansuman yaptırmak zorunda kalışıyla birlikte, onun yaşamını ve iç dünyasını adeta kendi gözlerinden görüyoruz.
Bazen hayatımıza giren insanlar, farkında bile olmadan içimizde derin izler bırakır. Zaman geçse de o izler kolay kolay silinmez; bazıları sadece hayatımızdan geçip gitmez, kalbimizin bir köşesinde hep yaşamaya devam eder. Verda için de böyleydi… Canından çok sevdiği babasının bıraktığı izlerle hayatını sürdürdü. Yer yer özledi, yer yer çok kızdı ama hep sevdi onu. Babasının neden intihar ettiğini hep sorguladı, bazen kendini suçladı. Ama en sonunda, tüm karmaşa ve acının ardından, babası sadece kalbinde bir iz olarak kaldı.
O iz, bazen hüzünle bazen özlemle, her hatırlayışında onu sarsıyor ama aynı zamanda Verda’ya yaşamın kırılganlığını ve sevgiyi ne kadar derinden hissedebileceğini de hatırlatıyordu. İçinde kalan boşluk, bir yandan acı verirken bir yandan da onu daha güçlü kılmıştı; çünkü bazı izler, sadece hatırlanmak için değil, yaşamak için de kalır.
Derin bir nefes alarak başlıyorum yazmaya. Hani bazı kitaplar vardır, ne konuşacağını ne anlatacağını bilemezsin ya; işte ben de tam olarak o noktadayım şu anda. Aslında kitabın içeriğinden çok, Nobel ödülü almasına başta çok şaşırmıştım. Şimdiye kadar birçok Nobel ödüllü kitap okudum ama böylesine ilk defa rastlıyorum.
Bence Nobel ödülü almasının tek bir açıklaması var ve ben de buna katılıyorum: Kitabın içinde okuduklarımız ve hissettiklerimiz sanki gerçek bir hikâyeymiş gibi bize geçiyor. Her satır, her cümle bana sanki o anı gerçekten görmüşüm, o olaylara şahit olmuşum gibi hissettirdi.
Daha 15 yaşındayım ve şuna çok inanıyorum: Her yaş, bir kitabı farklı şekilde yorumlar. Aynı kitabı farklı yaşlarda okuduğumuzda bambaşka cümleler ve bambaşka duygular ortaya çıkabilir. Ben şu an bu yaşımda bu kitabı okuyorsam kendime bir söz veriyorum: İleride başka yaşlarda da tekrar okuyacağım. Çünkü o zaman hissettiklerimle şu anda hissettiklerimin aynı olmayacağını biliyorum.
Hatta Allah nasip ederse ilerleyen yaşlarımda bu kitabın müzesini de gezmek isterim. Belki müzeyi gezdiğimde şu an hissettiğim duygulardan çok daha farklı şeyler hissedeceğim. Çünkü bazen bir hikâyeyi sadece okumak değil, onun izlerini görmek de insanın iç dünyasında başka kapılar açabiliyor.
Benim yaşımdan daha büyük insanların bu kitap hakkında yazdıklarını okuduğumda onların çok farklı duygular hissettiğini gördüm. Hatta bir an içimden “Acaba aynı kitabı mı okuduk?” diye düşündüğüm bile oldu. Çünkü onların hissettikleriyle benim hissettiklerim oldukça farklıydı. İşte o zaman anladım ki bu kitap gerçekten Nobel ödülünü hak ediyor.
Ben kitabı okurken daha çok bana ne anlatmak istediğine odaklandım. Bazı satırlarda, hatta bazı sayfalarda içimden Füsun için “ah” dediğim anlar oldu. Kemal’e kızdığım, sinirlendiğim sayfalar da vardı. Ama kitabın sonunda şunu anladım: Hayat bazen karşımıza yanlış insanları yanlış zamanlarda çıkarabilir. Biz de o insanları doğru kişi sanıp onlarla bir ömür geçirmek isteyebiliriz. Ama aslında o doğru sandığımız yanlış insanlar, belki de çok daha güzel olabilecek bir hayatı mahvedebilir.
Bu kitaptan çıkardığım en büyük ders ise şu oldu: Hayatımıza kim girerse girsin, ne yaşarsak yaşayalım hayallerimizden vazgeçmemeliyiz. Çünkü insanın hayalleri, onu hayata bağlayan en güçlü şeylerden biridir.
Hikâye ilk başta karşılıksız bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında insanların istekleriyle doğru olan şeyler arasında kaldığında neler yaşayabileceğini anlatır. Yusuf’un kendini koruması ve haksız yere zindana atılmasına rağmen sabırlı davranması, eserin en etkileyici taraflarından biridir. Bu yönüyle kitap, okuyucuya zor durumlarda bile doğru bildiği yoldan vazgeçmemesi gerektiğini gösterir.
Zeliha ise hikâye boyunca en çok değişen karakterdir. Başta duygularının etkisiyle hareket ederken zamanla hatalarını fark eder ve olgunlaşır. Yusuf’a olan sevgisi zamanla sadece sahip olmak isteyen bir duygudan çıkıp daha temiz ve içten bir sevgiye dönüşür. Bu da insanın yaptığı hatalardan ders alarak değişebileceğini ve kendini geliştirebileceğini anlatır.