Sevinçlerin anlık olduğu ya da kısa sürdüğü coğrafyaydı Orta Doğu.
80 yaşında Gazze’deki bir mülteci kampında doktorluk yapan Yakup’un son bir buçuk gününü anlatıyor bu kitap.
Yakup beddua edecek kadar çaresiz, çaresiz kalacak kadar Filistinli bir hayat süren adamdı. Hayatında kim bilir kaç defa beddua etmişti Yakup. Beddua çaresizliğin adıydı, çaresizlik ise Filistinli olmanın.
Elie Wiesel der ki: “Acı çekmiş bir insanın hikâyesi, onu dinlemeye cesareti olan herkesi değiştirir.”
Ben bu hikâyeyi okuma cesareti buldum. Okudukça geliştim, geliştikçe daha fazla okudum ama en sonunda anladım ki ne kadar okursam okuyayım bazı insanlar acıyı yaşar, bazıları ise sadece izler.
Okurken kimi yerde kendime kızıyorum, kimi yerde düşüncelere dalıyor, nerede kaldığımı unutuyorum ama en çok da kendime, hayatıma şükrediyorum. Bizim şu anda yaşadığımız bu rahat hayatı kim bilir başka insanlar nerelerde, nasıl yaşıyor? Aslında bu kitap bana bu çıkarımı vermemi sağladı. Kitabı okudum, bitirdim ama kitap hâlâ uzaklardan bana bakıyor, ben de kitaba bakıyorum çünkü kitap bitse bile duygular bitmez. Benim o kitaba karşı hissettiğim duygular belki de hayatımın birçok döneminde aklıma sürekli gelecek duygulardı. Okurken birçok yerde not aldım, sürekli durdum, düşündüm sonra devam ettim. Aslında direkt okunacak bir kitap değil; üstünde durup düşünülecek, fikir alışverişi yapılabilecek bir kitap.