Sarı Yüz, ilk sayfalarda Athena ve June’un arkadaşlığıyla başlıyor. Ancak bu arkadaşlığın altında June’un Athena’yı her anlamda kıskandığını görüyoruz. Başta bu kıskançlık bana çok sıradan geldi; sonuçta herkes zaman zaman birini kıskanabilir diye düşündüm. Ama kitap ilerledikçe June’un hislerinin normal bir kıskançlıktan çok daha derin ve karanlık olduğunu fark ediyoruz.
June’un zihnindeki bu kıskançlık, geçip giden bir duygu değil; aksine giderek büyüyen ve onu içten içe tüketen bir hâl alıyor. Kendi içinde kurduğu bu düşünceler, onu adeta bir çıkmaza sürüklüyor.
Bir akşam Athena’nın evindeyken Athena’nın boğazına bir şey kaçması sonucu hayatını kaybetmesi, hikâyenin kırılma noktası oluyor. Aslında June’un ona yardım edebilme ihtimali vardı; belki de onu kurtarabilirdi. Ama bunu yapmaması, kitap boyunca akıllarda kalan büyük bir soru işareti olarak kalıyor.
Her şey Athena’nın ölümüyle başlıyor. June, o gece Athena’nın henüz yayımlanmamış taslağını alıyor ve üzerinde değişiklikler yaparak kendi eseriymiş gibi yayımlıyor. Başlangıçta kitap büyük bir ilgi görüyor ve herkes tarafından beğeniliyor. Ancak zamanla işler tersine dönüyor.
Sosyal medyada, özellikle Twitter’da, kitabın Athena’dan çalındığına dair iddialar yayılmaya başlıyor. Bu noktada dikkat çeken şey, June’un bu suçlamaları ciddiye almaması. Kendini o kadar inandırmış ki, yapılan eleştirileri sadece birer iftira olarak görüyor. Oysa okur olarak biz, bu suçlamaların doğru olduğunu biliyoruz.
Kitap boyunca June’un kendi yarattığı bu gerçeklik algısı oldukça çarpıcı bir şekilde yansıtılıyor. Hatta bazı anlarda insan kısa süreliğine tereddüt edip “Acaba gerçekten yapmadı mı?” diye düşünmeden edemiyor.
Genel olarak kitap yer yer uzatılmış hissi verse de, insan psikolojisini ve özellikle kıskançlığın ne kadar ileri gidebileceğini göstermesi açısından dikkat çekici ve okunabilir bir eser.