Cavusesku. Beraberinde esi Elena, Parti liderleri ve bir koruma sürüsü esliginde, artik alametifarikasi olmus kasvetli konusmalarindan birine basladi. Sekiz dakika boyunca kalabaliktan yükselen alkislarla durumdan memnundu, Romanya Sosyalizmin sanli tarihin övüyordu. Sonra isler rayindan cikti. Tarihin canli kadını izlemek "Cavusesku olayli son miting" diye aratarak YouTube 'da kendi gözlerinizle görebilirsiniz.
"Az görsem yüzünü dertlenirim, Daha fazla görsem yüzünü, bu sefer de kederlenirim, Şu ben miskin gibi dünyada kimse yoktur, Seni görsem de görmesem de kederlenirim."
Sonda söylemem gerekeni mi başta söyleyeyim; yoksa bunu yazının en başında zaten söylemeli miyim, bilemiyorum. Jodi Picoult ters köşeleri❤️ ben . Ne yazsa okurum dediğim yabancı yazarlar sıralamasında kesinlikle.. İçim yana yana , yakıla yakıla ağlayarak okudum yine. Anne olmam, tıpkı onunki gibi 1 erkek ve 2 kız çocuğuna sahip olmam, ağlayışlarımda etkili olmuş mudur? Mümkün. Ama hal böyle olmasaydı da sonuç fazla değişmezdi. Bu kadının kitaplarını seviyorum çünkü sürekli güncel konularla tüm insanlığı etkileyecek şekilde yazıyor ve sanki yazdığı her şey tartışmaya açık gibi duruyor. Olayları tüm kahramanların bakış açısıyla yazmasına da bayılıyorum. Sonuç olarak dediğim gibi ne yazsa okurum 👌🤌
Kaderimizi değiştirmeye muktedir değildik ama onunla tanışmış gibi yaşıyorduk, kendini aldatmanın en vahşi ve en besleyici yanlarından biri olan bu yanılgı belki de kendi bilinçaltımızın bulanıklığının, tanrının belirsiz rüyalarıyla denk gelmesindendi.
Biz kadınlar böyleyizdir işte, emekli mimar falan anlamaz kadın olmak. Hep bir koca ister başında. Koca olmasa bile en azından bir kedi ya da köpek ister etrafında dolaşacak. Bir şey ister işte mutlaka, dayanamaz yalnızlığa.
O anda, hayatım artık bana ait değildi. Elimden kayıp gittiğini hissetmiştim. Tıpkı kadınların genç kızlıklarına ezici öpücükler ve kanlı savaş alanlarıyla değil, uygun kilise evlilikleri ve kutsal şarapla veda ettikleri gibi.
Toplumun artan atomizasyonu ve narsistleşmesi, bizi ötekinin sesine sağırlaştırır. Aynı zamanda empati kaybına da yol açar. Bugün herkes benlik/kendilik kültünü yüceltiyor. Herkes kendini gerçekleştiriyor [performer] ve üretiyor. Demokrasinin krizinden, internetin algoritmik kişiselleştirmesi değil, ötekinin kaybı, dinleme yetisinden yoksunluk sorumludur.
Yolu tarif edebilmenin mümkün olduğunu sanırız. Sokaklara, köylere, şehirlere verdiğimiz isimlerden öte değildir tarifimiz. Yol tarifsizdir. Yolcunun yüreğindeki çentiklerdir. Bilge Kültür Sanat
Kitap'a daha başlar başlamaz aşırı yoğun betimlemeler ile karşılaşıp biraz bunaldım açıkçası bu da bende sadece konuşma metinlerini okumaya çok fazla itti ama kitabın cidden çok beğenildiğini gördüğüm için hız kesmeden devam ettim.
Şahsen aşırı betimlemeler olsa da buna rağmen kitap cidden çok akıcı ve güzeldi. Yer yer çok uzatılmasaydı keşke oldum. En başından beri Jude ve Willem'in arasında aşırı ve çok özel bir bağ olduğunu hissettim, bu bağ kardeşlik miydi başka bir şey miydi pek çözemesem de en çok da bu ikilinin birbirini anladığına eminim.
Zaman geçişlerine gelecek olursam anlamak çoğu zaman zordu, hatta çoğunlukla zaman geçişi ne zaman oldu ya falan oldum. Jude'un iyileşmek istememesi ve Willem'e bu yüzden çıkılması sinir bozucuydu. Yav kardeş çocuk seni düşünüyor yapı ver işte bir şeyleri olarak okudum ve neden bu kadar övüldüğünü anlamadığım ve aşırı abartıldığını düşündüğüm kitaplar arasına girdi.
Yazarın işlediği konuları yaşayanların olduğunu, aşırı zorlandıklarını vs anlayabiliyorum elbette kitap'ın kötü olması bunu tabiki de değiştirmiyor ama bu tramvalar daha işlenebilecek iken neden? Cidden neden yani. Özür dilerim beğenenlerden kendi ile özleştirenlerden ama cidden olmamış işlenen konuyu çok kötü işlemiş ve kitap yazılmak için uzatılıp betimlemeler ile süslenip ben bunu nasılsa betimleme ile okurlara itelerim kabul edilir denmiş gibi.
Bu tarz tramvaları yaşayanlar ve bundan emek vererek hayata tutunan kendini iyileştirmiş ve iyileştirmeye çalışanlara karşı haksızlık gibi düşünüyorum biraz da ha okunabilir beğenilebilir elbette evet bende beğendim ama allanıp pullanacak kadar da değildi.
Bazı insanlar vardır, karnı tokken bile açtır. Çünkü asıl açlık midesinde değil, kalbindedir. Sevilmek ister insan, bazen bir sözle, bazen bir bakışla, bazen sadece birinin yanında susarak. Hepimiz biraz sevilmekle iyileşiriz aslında. Bir omza yaslanmakla, adımızın özlemle anılmasıyla, varlığımızın bir başkasının dünyasında yer etmesiyle.
Sevgi bir lüks değil, bir ihtiyaçtır. Tıpkı su gibi, ekmek gibi, hava gibi. Ama çoğu zaman buna en çok ihtiyaç duyanların sesi en az duyulan ses olur. Sevgiye muhtaç insanlar sessizdir. Çünkü ne kadar haykırsalar da karşılık bulamamaktan korkarlar. Kendi içlerine kapanırlar. Bir tebessümün, bir "Nasılsın?"ın hasretiyle yanıp dururlar.
Sevmekse cesaret ister. Yüreğini açmayı, incinmeyi göze almayı… Çünkü sevgi kırılgan bir çiçektir. İlgiyle, sabırla, emekle büyür. Ama ne yazık ki, bu çağda en çok sevgi ihmal edilir. Koştururken birbirimizin yanından geçer, göz göze gelmeden yürür gideriz. Birine zaman ayırmak, kalbini anlamaya çalışmak artık neredeyse unutulmuş bir dil gibidir.
Oysa en derin özlemlerimizden biri, başka birinin size "Sen varsın ve bu yeter," demesi değil mi? Gözlerimizin içine bakarak "İyi ki varsın," diyebilen birine rastlamak... Ve biz de onu öylece, karşılıksız, pazarlıksız, olduğu gibi sevebilmek...
Sevilmeye duyulan açlık, belki de bu yüzden bu kadar derin. Çünkü içimizde bir yer, hâlâ çocuk gibidir. Kucağa alınmak, başı okşanmak, önemsenmek istiyor. Ve bunu dile getirmekten utanıyoruz çoğu zaman. Çünkü yetişkinliğin bize öğrettiği en büyük yalanlardan biri, "Güçlü olmak, duygusuz olmaktır." sözüdür.
Ama biliyoruz ki, gerçek güç, kalbini açık tutabilmektir. Sevmekten vazgeçmemek, defalarca kırılmış olsa bile hâlâ umut etmek...
Ve belki de bir gün, sevilmeyi hak ettiğine inanmaktan vazgeçmiş kalpler, bir başka kalpte kendine bir yer bulur. Belki bir gün, “Benim için buradasın, bunun farkındayım,” diyen biri çıkar karşımıza. O zaman içimizde yıllarca kilitli kalmış o kırılgan çocuk, nihayet sarılır yaşama.
Çünkü bazen bir mesajdır iyileşmek, bazen bir beklenmedik kucaklaşma, bazen bir suskunlukta anlaşıldığını bilmek... Birinin gözlerine bakıp, "Senin için buradayım," diyebilmektir sevgi. Ve o anda, dünya tüm karmaşasıyla bir kenara çekilir, sadece iki kalp kalır geriye; birbirine dokunan, birbirine iyi gelen...
Bu yüzden belki de en büyük devrim sevgiyle başlar. Birine, "Seni duyuyorum, seni hissediyorum," diyebilmekle. Çünkü bazen bir tek sevgi yeter; bir hayatı kurtarmaya, bir yüreği onarmaya, bir insanı yeniden hayata döndürmeye...
Ve belki bir gün, sevgisizliğe alışmış bu dünya, yeniden hatırlar o en eski gerçeği. Sevmek, en insanca ihtiyacımızdır. Ve sevilmek, herkesin hakkıdır.
Ama hâlâ bekleyen kalpler var bu dünyada. Bir kapının çalmasını, bir mesajın gelmesini, birinin adını seslenmesini bekleyen… “Ben buradayım, seni unutmuyorum,” diyen bir ses arayan... Bazen o ses bir cümleye sığar.
“Neredesin, didarını sevdiğim yâr?”
Çünkü bazen sevmek, sadece özlemek değildir. Bazen sevmek, birini yokluğunda da var kabul etmektir. Adını anmak, kalbinde yer açmak, sessizce içinden çağırmaktır. Ve umut etmek… Belki bir gün o da seni duyar diye.
Sevgi budur işte. Bir kalbin açlığını bir başka kalple doyurabilmektir. Sözle, bakışla, varlıkla. Yalnız olmadığını hissettirmekle.
Ve belki de bu yüzden, her insan, bir başka insanın duasıdır. Bir başka insanın bekleyişi, bir başka kalbin açlığıdır…
Ali Haydar KOYUN Yazar/Aktivist
Not: Bir Kalbin Açlığı başlıklı yazım aynı zamanda Ça(ya)lakalem Edebiyat Dergisinin ikinci sayısında yer almıştır.