bir dergâhta kesişen birbirinden farklı hayatları anlatıyor. Yoldan çıkmış bir şeyh oğlu, modern dünyaya ait bir plaza kadını, intihar etmeye çalışan yaşlı bir adam ve bir gelini kaçıran genç, kendilerini aynı mekânda, yani eski bir dergâhta bulur. Tarık Tufan
Demek istediğim, acıya karşı bağışıklık kazanmamızı sağlayacak bir yaşam tarzı olmadığını anlasak, her şey çok daha kolay olurdu. Mutluluğun doğasında acının da olduğunu. Biri olmadan öbürünün de olamayacağını... Domingo Yayınevi
Depresif kişilikler çoğunlukla birçok nedenden dolayı bir sağlık uzmanından yardım istemezler. Tedavi edilmeyen depresyonun insani, hatta ekonomik boyutlu bir bedeli olacaktır.
İnsan böyle bir şey. Nerede, hangi yaşta olursa olsun, kabuğunu kırıp içine baksan içi cılk yara. Yarasız, dertsiz, sırsız insan yok da, işte kimisi üstünü iyi örtüyor. Ben de örttüm.
Aydım yarı gecede, Neron, çocuk kitaplarında çirkin bir surat, Ve Sezarsa, bir ad, yıkıntılarda. Ama hançer taşı sanki Koca Kartaca! Hani, kibrit suyu vermişlerdi üstüne Bak nasıl alıyor, yigit, Binlerce yıl da sonra Alıyor yesil.
Onun yaşındakiler içki ve kadın derdindeyken o bir iman abidesi oluverdi. Mekkeli kızların dilinde bir destan idi. Mekke pencerelerinden kendisine sallanan mendillerin haddi hesabı yoktu. Ona vurgun güzeller birbirleriyle yarışır, onunla göz göze gelebilmek için aracı kadınlar çalışırdı. O hareme gelecek diye putların önünde yol gözleyen genç kızların neler hissettiklerini ve benim şarkılarıma eşlik eden terennümlerle güzel cemaline karşı teşbibler okuduklarını ben bilirim.
Sevgili genç yazarımız Samet Düzgün’e öncelikle o güzel kaleminden dökülen Duvardaki Çatlak isimli imzalı kitabın ve güzel sözlerin için kocaman teşekkürler. Yolun açık, ilhamın sonsuz, kalemin hep böyle güçlü olsun! Böyle genç kardeşlerimi görünce mutlu oluyorum. Her daim üreten, çalışkan gençlerin varlığı daim olsun.
Kitabın son 15 sayfasına doğru yaklaşmışken hiç beklemediğim bir sonla karşılaştım. “Nasıl yaaaa, şaka mı? ” oldum ters köşe yaptın. Bu konuda tebrik ederim kitabın beklentimin üstündeydi. Böyle bir son beklemiyordum asla bunu söyleyeyim.
Özellikle şu cümle, adeta zihnime kazındı: “Bir şeyler yapmak istiyorsun. Ama ne yapacağını bilmiyorsun.” (s.10) Bu, o kadar tanıdık bir his ki… Hepimizin zaman zaman kapıldığı o varoluşsal kriz, özgürlüğün ve belirsizliğin kesişim noktasında salınan bir ruh hali. Zahir’in bu duygusu, Sartre’nin Bulantı kitabındaki o derin huzursuzluğa öyle yakın ki… Ama bu his, sadece dış dünyanın kaosu değil, içimizdeki o eksiklikten, o “bir şey yapma zorunluluğu”ndan doğuyor sanki. Zahir’in, Efsun’un anlattıklarına kendini bırakıp “an”a teslim olası işte bu noktada; Kontrolü bırakmak, akışa teslim olmak bir özgürlük değil mi? Nietzsche olsa, muhtemelen Zahir’e o çatlağı kucaklamasını, onun içinde kendi gücünü bulmasını söylerdi. Efsun’un, Zahir’i adeta büyüleyen etkisi ve ondan istediği o gizemli “şey” beni çok meraklandırdı.
“Zahir, Efsun’un bu büyüsüne tamamen kapılıp tarikata girecek mi yoksa kendi yolunu mu çizecek?” sorusuna cevap alacaksınız.
Duvardaki çatlak, Zahir için bir huzursuzluk simgesi belki, ama aynı zamanda geçmişine açılan bir kapı. O çatlağın ardında neler saklı? Zahir’in zihninde hangi anılar, hangi yaralar canlanıyor? Efsun, Zahir’i gerçekten “efsunlayabilecek” mi, yoksa intikam ateşi vicdanının sesini bastıracak mı? Bu sorular, kitabı okurken zihnimde dönüp duruyordu. Böyle bir kurgu ve bitiş beni çok şaşırttı.
Zahir’in hikayesi, özellikle şu satırlarda yüreğime dokundu: “Büyük bir kayıp yaşamış ve yaşadığı bu kayıp için yeterince acı çekmişti. Yaşaması gereken tüm acıları yaşadığını ve bu konuda yaşanılması gereken bir şey kalmadığını düşündü.” (s.51) Yas, sadece bir kayıp değil, bir süreç, bir kabulleniş… Zahir’in ailesini kaybetmiş olması, benim de kendi kayıplarımla yüzleşmemi sağladı. Onun acısını okurken, kendi yüreğimin sızısını hissettim. Ama bir farkımız var: Zahir, intikam için bir şansı olduğuna inanıyor; ben ise o şansı bulamıyorum. Bu, onun acısını daha mı hafif, yoksa daha mı ağır kılıyor, bilemiyorum. Ve şu cümle, hepimizin ortak çığlığı gibi: “Anlaşılmamaktan nefret ediyordu.” (s.94) Neden hep “anlaşılmadık” diyoruz da “anlamadık” demiyoruz? Bu, biraz bencillik değil mi? Bu döngüyü kırmak için daha çok empatiye ihtiyacımız var belki de.. Zahir’in bu isyanı, hepimize bir ayna tutuyor.
Kitabından iki alıntı, içimde derin izler bıraktı:
İlki, ilham verici: “Kaybolmak istediği bu dünyada en çok o var olacaktı. Ailesinin ona verdiği ismi gerçekten taşıyabilecekti.” (s.102) Bu, adeta bir manifesto; hayata tutunmanın, kendini bulmanın gücü.
Diğeri ise kalbimi sızlattı: “Ben dünyanın güzelleşmesiyle ilgilenmiyorum. Ben içimde yanan ateşi söndürmek istiyorum. Anne babamın çalınan hayatlarının karşılığını hak eden insanlardan almak istiyorum. Başka türlü huzur bulamayacağımı anladım.” (s.106) Bu cümleler, Zahir’in içindeki yangını öyle güçlü hissettirdi ki, onun acısını ve kararlılığını iliklerime kadar yaşadım.
Sevgili Samet kaleminle bize hem kendi iç dünyamızı hem de Zahir’in çalkantılı ruhunu keşfetme fırsatı verdin. Efsun ve Zahir’in hikayesi, sadece bir roman değil, adeta bir duygusal yolculuk. Yeni eserlerini sabırsızlıkla bekliyorum bırakma devam et lütfen. Hep yaz, hep ilham ol!
Biz zaman zaman acı çekiyoruz.Öyle değil mi?Bugün seviniyoruz,yarın acı çekiyoruz,sonra tekrar seviniyoruz.Bu bir süreçtir.Bu yaşamın doğal bir hareketidir.Eğer biz her şeyin sürekli hareket halinde olduğunu unutmazsak ,bugünkü dertlerimiz o kadar da korkunç,o kadar da çözülemez olmayacaktır.Çünkü yarın tamamen değişik olacak.
— Vicdan azabı bir hayaldir, Sophie, -diye yeniden konuşmaya başladı la Dubois -onu ortadan kaldırmaya cesaret edemeyecek kadar güçsüz ruhların budalaca mırıltısıdır.
Kitap, Hemingway'in Afrika'da avlanarak geçirdiği zamanı anlatır ve kurgu olmayan kitaplarından biridir.
Konusu ilgimi çektiği için anlatımını çok akıcı buldum. Düzensiz ve kaçak bir avdan ziyade kontrollü, ruhsatlı bir şekilde avlanıyorlar. Iz sürmeleri, en iyi atış için sabırla beklemelerini okumak keyifliydi.
Özellikle kitabın sonunda yer alan Hemingway ve arkadaşlarının gerçek resimleri ilgi çekiciydi.
Yalnız hayvanlar ve avcılık konusunda hassas olan okurlara tavsiye etmiyorum.
Cumhuriyet döneminin tanınmış yazarlarından Orhan Kemal'e ait romanımız Baba Evi ve Avare Yıllar olarak iki bölümden oluşmakta. Türk edebiyatında çocukluktan gençliğe geçişi en iyi anlatan eserlerden biri olan bu kitabımızın toplam sayfa sayısı iki yüz yirmi bir. İlk bölümü oluşturan ''Baba Evi'' ise doksan yedi sayfa.
Kitap girişi Orhan Kemal'in hayatına ve eserlerine ayrılarak yazar hakkında ön bilgilendirme yapılmış. Orhan Kemal edebi hayatına şiirle başlamış ancak şiirin yanında deneme niteliğinde olan düzyazılar da yazmaktaymış. Orhan Kemal’in çalışmaları arasında bir roman denemesi bulan ve çok beğendiğini belirterek ona “Bırak şiiri miiri birader; hikaye yaz, roman yaz sen” diyen Nazım Hikmet'le olan tanışıklığının da bin dokuz yüz kırk yılında Bursa Cezaevinde olduğunu bu bilgilendirmelerden dolayı öğreniyoruz.
Kitabımızın ilk bölümünde yer alan eser adı Baba Evi...
Otobiyografi türündeki bu eserde kimi zaman biyografik öğelerden de faydalanılarak; toplumda saygınlığı bulunan, statü sahibi, ataerkil bir ailenin konakta yaşadığı günler anlatılır.. Önsözde yazar Adana kahvehanelerinden birinde Küçük Adamı tanıdığını sohbet sırasında onun hayatından etkilendiğini ve yazmaya karar verdiğinden bahseder. Küçük Adamın hikayesidir kitapta anlatılan ancak Orhan Kemalin hayatını az çok bilenler kurgusal karakterlerin yanında kendi hayatından derin izler taşıdığını rahatlıkla görebilirler.
Baba evinin anlatımı Çanakkale savaşlarının devam ettiği dönemde küçük adamın doğumunun dedesi tarafından askeri görevde olan babaya telgraf çekilerek haber edilmesiyle başlar. İlerleyen sayfalarda Osmanlı’nın son demlerinde zaman zaman görevi dolayısıyla başka şehirlere gitmek zorunda kalan otoriter, despot bir yapıya sahip babanın çocuklarının okumasını, onların saygın bir meslek edinmelerini istemesini konu alır.
Kitabı yıllar evvel okumuş olmama rağmen baba ve oğul arasında geçen şu konuşmalar zihnimde yer etmiştir.
"bak oğlum," dedi, "seninle pazarlık edelim! Biliyorsun ki dünyada herkesin rızkı başka başka yollardan... Kimisi bakkal, kimisi kunduracı, kimisi çiftçi, kimisi de mesela, çöpçü. Bu neden böyle? Çünkü Allah herkese derece derece akıl vermiştir. Bir doktorun işini bir çöpçü beceremediği gibi, bir çöpçünün işini de bir doktor göremez. Şimdi olabilir ki, senin kafan da okuyup bey olmaya uygun değildir. İçinden, "ben okuyup bey olmak istemiyorum, ben kunduracı olacağım, yahut da çöpçü!" dersin. Ha? Söyle, sen ne olmak istiyorsun mesela?"
Eğer ağzımı aramıyorsa...
"Fikrini apaçık söyle, korkma... Bak çöpçülere. Ne okuma kitapları var ne de akşamları ders soran beybabaları. Sen de ''ben çöpçü olacağım okumak istemiyorum'' dersen, ben de senin yakanı bırakırım, bir daha da ders sormam"
Uzatmayalım, çöpçü olacağımı söylemiş bulundum.
Tekme, tokat, yumruk ve iskemlemle beraber yerlere. Ondan sonra dersler bir kat daha bindi, tabii dayaklar da.
Çok zaman "aman yâ rabbi," derdi, "aman yâ rabbi! böyle mi olacaktı benim oğlum?"
O, kuran'ı beş yaşında hatmetmiş! ... Rahatına düşkün bir çocuğun korkuyla ve baba baskısıyla geçen yıllarının ilginç diyaloglarla gözler önüne serildiği bu roman bir çocuğun gözüyle onun psikolojisi düşünülerek okunduğunda gerçekten çok etkileyiciydi. Evet, bir babanın çocuklarını okutarak iyi bir meslek sahibi olmasını istemesinden daha doğal ne olabilirdi? Ancak o zaman neydi çocuğu okumaktan soğutan? Üstelik de hukukçu olan babası bu denli üzerine düşüp çalışmasını istiyorken, çöpçülüğü büyük adam olmaya yeğleten neydi küçük adamı? İşte bu satırlarda durumu apaçık anlatıyor yazarımız. .. Babam ne ve neciydi bilmiyorum. Gümüş topuzlu bastonu, sarı çantası, hasırlı kırmızı fesi, bilhassa bana bakarken mutlaka çatılan kaşlarıyla o, benim için iri gövdeli bir korkudan ibaretti.
Kalın kalın öksürerek gelirdi.
''Dersine çalıştın mı bakayım! Ha?
Çenemi kaldırır gözlerimi arar...
''Söyle çalıştın mı?''
Sesinden onun niyetini keşfetmeyi öyle öğrenmiştim ki!
''Cevap versene ulan, çalıştın mı?'' ''Çalıştım...'' ''Su gibi mi? Ha? Su gibi mi? ''Su gibi...'' ''Oku öyleyse!..''
Kıllı, kalın parmağı okumamı istediği satırın başındadır. Büyük halamın su gibi çalıştırdığı dersten aklımda eser kalmamıştır. Yalnız kıllı, kalın parmak... Satırın başında.. Parmağın kıl diplerindeki deliklere gözlerim dikili. ''Okusana!..'' Parmağın kıl diplerindeki delikler büyürler, küçülürler, uzaklaşır yaklaşır, tekrar uzaklaşırlar. Kah ağız olurlar kah göz. Ağız olunca dil çıkarır, göz olunca göz kırparlar... Ya harfler? Onlar da eğri büğrü, kambur birer hareket halindedirler... Birdenbire bir tokat bir tekme... ..
Küçük adam için babası ; onu sürekli uyaran, istemediği halde sorumluluk yükleyen, ödevler veren, otoriteyi en sert biçimde kullanan kişidir. Babanın bu sert tutumu çocuğun öğrenim hayatını başarısız yönde etkilemiş ve okulu bırakmasına sebep olmuş, aynı zamanda davranış bozukluğu yaratmıştır. Bu olumsuz davranışları küçük adamın tuzak kurarak yakaladığı tavukları iple bağlayıp, sorgu sual edip bağırta bağırta dövdüğü kısmı okurken, kendisine engel olmaya çalışan annesine tavukları terbiye ettiğini söylediğinde anlıyoruz.
Bu küçük adamın yaptıklarını savunma sözlerinden sonra, annenin evladına verdiği öğüt zihinlere kazınacak nitelikte.
''Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma!.. Bu tavuk bile olsa...''
Bir dönem baba, ailesinden uzakta yaşamak zorunda kalıyor. İşte o zaman küçük adam babanın yokluğundaki özgür bakış açısını bakın nasıl anlatıyor.
Babasından ayrılan birçok çocuk babasız kalışına üzülür... Ben tersine... Sevinmiştim... Niçin? Bilmem... Bu "hissizlikte" benim çocuk yapımın çok az etkisi olmalıydı. Evde krallığımı ilan ettim. Astığım astık, kestiğim kestikti. Kardeşlerimi istediğim zaman ağız tadıyla dövebiliyor, güneş battıktan çok sonra eve döndüğümde nerde kaldığımı niçin geciktiğimi dersleri bırakıp gene mi futbol oynadığımı soran olmuyordu...
Ailenin, Türkiye'den Beyrut'a göç edip yerleşmesi çocukların ergenlik dönemine denk geliyor. Baba kendi mesleği olan avukatlığı prosedürlerden dolayı yapamadığı için bir lokanta açıyor. Bu işletmede kardeşiyle birlikte dönüşümlü şekilde garson ve bulaşıkçı olarak çalışan küçük adam iş hayatı boyunca da babasının dayatmacı tutumuna maruz kalıyor ve bu otorite aynı zamanda aile bireyleri üzerinde büyük bir gerilim yaratıyor.
Bir müddet sonra lokantada işler bozulup kapatmak zorunda kalıyorlar. Hayat avare yıllara doğru süre giderken bakın yazarımız açlık psikolojisiyle ilk bölüme son noktayı nasıl bırakıyor.
Ey açlık! Seni midemde, iliklerimde, kanımın yuvarlarında duydum. Ve sen benim iyi, benim şefik ve rahim olan soyum, insan soyu, sen ebedi tokluğu fethedeceksin!
Kitap ne kadar küçük bir çoğunun gözünden yazılsa da okuyucu pek çok şeyi açıkça anlayabiliyor.
Alt insan olarak görülen bir siyahinin, beyaz bir kadına tecavüz girişimiyle yargılanması ana konu. Bunun yanında küçük çocuğun etrafına gelişen olaylar ve onun duyguları daha baskın. Scout isimli bu çocuğun babası, herkes tarafından ölmesi istenen bir siyahiyi savunmaya karar veriyor. Aslına bakılırsa baba, baştan biliyordu siyahiyi suçlamalardan kurtaramayacağını. Yine de bunun için kendine düşeni yapmaya karar veriyor. Bu davayı aldığı için etrafında yaşayan insanlar yavaşça ondan uzaklaşıyor. İletişimi kesiyor ve dışlıyorlar. Yine de adam bunlara kulak asmıyor ve çocuklarına da aynını yapmalarını söylüyor. Kısaca kendi vicdanını toplumun dedikodusuna tercih ediyor Sevindiğim tek nokta, suçsuz bir insana atılan iftiranın, juri tarafından kabul görmese de ortaya çıkması olmuştu. En azından isminin lekelenmesi önlenmiş oldu ve insanlar, ırkçılık gibi mantıksız sebeplerle bir insanın hayatını mahvetmek istediklerinde belki ikinci kere düşünürler bu vesileyle.