Eskiden ahmak bir insan gördüğümüzde, dikkatimizi çektiği için şöyle bir bakar sonra yolumuza devam ederdik. Ancak günümüzde, sosyal medya sayesinde bu ahmakların milyonlarca takipçisi var.
"Derler ki bir ruh ait olmadığı bir yeri gördüğünde mutlaka tanırmış. Kimse bilmese bile ruhun kendisi bilirmiş nereye ait olduğunu. Hangi özden yoğrulduğunu, hangi közle yok olduğunu."
Arabaya binerken başladım okumaya, arabadan inmeden bitirdim; sürekli değişen manzara, sürekli değişen mevsimlerin eşliğinde. Kitap arabanın camından yansıyan dağın diğer tarafını göremeden yanından geçip gitmek gibi yarım kaldı bakışlarım arasında. Bembeyaz karın, toprağı ve taşları esir alıp ağaçların semaya doğru uzanan ince dallarına ulaşamadığı kadar toplumsal konular içeren bir kitap.
Her gün bir parçası kaybolan bir insanlığın tehlike sezmiş bir sürü insiyakıyla birbirine sokulup yaşadıkları eski İstanbul mahalleleri artık sadece bir hâtıradır.
Üçüncü şahıs bir karakterin bir kadına yanık oluşu... Bir tutam da Sadri Alışık ile benzer yanlarından serpiştirilmiş acı bir melankoli ile tanıştırıyor, İlhami Algör. Hep Sadri'ye gıcık oluşu bundan. Aynı zamanda Sadri ile tek paydada buluşmaları ve oluşan o duygudaşlık, hisdaşlık durumu kendi içinde evrenselleşiyor. Kitap ile birlikte... Okuyucu ile birlikte... Müzeyyen tutkudan ne anlar? Üçüncü şahıs etrafında dönmüyor ki dünya, işleri rast gitsin. Sadri Alışık kaderi gibi... Kederi gibi... Hep Orhan ve Müslüm baba kıvamında bir hayattır onlara sunulan. Beğenmezsen yaşama (!) yok. Karşılıksız bir sevme biçiminin zehir zembereğe dönüşmüş yansımaları post-modern çizimler. Hoşça okuyun..
Yalnızlık meselesi, modern dünyanın yeni bir salgını haline geldi. İnsan, ülfetle rahatlayan bir varlık. Kendi yüzünü bir başkasının yüzünde seyretmek, hikayesini anlatmak ve bir başkasının hikayesini dinlemek isteyen bir varlık. Anlattıkça rahatlıyoruz, dinledikçe ise başkasının sevincine ve kederine ortak oluyoruz.
Jack London'ın kitaplarında elimi hangi hikayeye atsam insanların kötülük potansiyelinin sonsuzluğuna denk geliyorum.
Bu kitaptaki üç hikayede de farklı koşullarda aynı çıkar ve açgözlülükle karşılaşıyorsunuz. Bu tür hikayeleri uzaktan, sizinle alakası yokmuş gibi okuyup ayıplamak sahte bir tepki olurdu bana kalırsa. O yüzden her hikayede, her insanın işine geldiğinde 'doğruyu' yaptığını çok net görüyorsunuz.
Sevgili Dost, Kim kazandı Atom bombasını Hiroşima’ya atan mı Everest’in tepesine ilk kez varan mı Doksanıncı dakikada maçı alan mı Diriler mi, ölüler mi Çobanlar mı, sürüler mi Efendiler mi, köleler mi Kim kazandı
Sevgili Dost, Herkes kaybetti. Ölüm kazandı. Mezar taşlarına: “Huve’l-Bâki” kazındı.