Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım...
Ölümden korkmak değil, korkusuzca yaşamak yaraşır insana. Büyük kentler kurmak, yenilikler peşinden koşmak yaraşır. İnsan, insan gibi yaşarsa, aydınlığın peşinden koşarsa vardır.
Benim kendime karşı duyduğum suçluluk, benim başkalarına karşı duyduğum suçluluk, benim durup dinlenmeksizin, mütemadiyen duyduğum suçluluk… Ve ruh yaşım, kemik yaşımın önüne geçti böylece.
Öldüğümde çok sevdiğim şu kitabın sayfalarını artık çeviremez olacağım, bu yüzden de ölmeden önce hepsini okumuş olmaya dair nafile bir umut besliyorum.
Bir işçinin sabahın köründe yola çıkıp akşam karanlığında yorgun bir bedenle evine dönmesi sistemin gözünde bir başarı hikâyesidir. Ne ironiktir ki çalıştıkça yoksullaşırız… “Çalışmak erdemdir” sloganı kapitalizmin en büyük yalanıdır. yoksulların alın teriyle zenginlerin saraylarını ayakta tutan en ustaca kurulmuş sömürü düzenidir. Bu sistemde emek, kutsal bir değer olarak görülmesi gerekirken ucuz bir metadır, satılabilir bir maldır.
Tüketmek için üretmek, üretmek için daha çok tüketmek zorundayız. Reklamlar, markalar, statü savaşları hepsi birer zincir halkası. Modern kölelik, artık zincirlerle değil, maaş bordrolarıyla ölçülüyor. Ve biz hâlâ “daha çok çalış, başarırsın” masalıyla avutuluyoruz. Oysa gerçek şu: Ne kadar çalışırsak çalışalım, sistem bizden hep bir şey eksiltir — bazen uykumuzu, bazen sağlığımızı, bazen de içimizdeki insanı.
“Kapitalist ahlak; emekçinin bedenini aforoz ediyor, üreticiyi en asgari ihtiyaçlarıma indirgemeyi sevinç ve tutkularını yok etmeyi, dur durak bilmeden çalışan bir makine rolüne mahkum etmeyi ideal olarak benimsiyor.” (s.3) yıldızlı alıntı ve kitabın anafikri diyebileceğim alıntısı.
Tembellik Hakkı”, aslında yaşama hakkıdır. Günün üçte ikisini çalışarak, kalanını yorgunlukla geçirerek yaşamak, yaşamak değildir.
İspanyollar için çalışmak kölelikten beterdir. (s.4) Türkler için ise “hayatta kalma mücadelesidir.” Sömürü, sadece biçim değiştirir. Bir zamanlar ağalar vardı, şimdi şirketler var. Emek, hâlâ aynı değersizlikle el değiştiriyor.
İncilde mattada geçen kır zambakları ile ilgili bir ayet var hatta kierkegaardın kır zambakları kitabında da geçiyor.” İnsan durgunluk içinde yaşamayı kuşlara ve çiçeklere bakarak öğrenebilir. Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü uzatabilir ki? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın.
Bir kitabı özetlemek , incelemek ne kadar zor ? sorulsa , aklıma gelebilecek ilk yazar ve kitaplardan biridir Oğuz Atay Tehlikeli Oyunlar . Alışılmışın dışında , roman tekniğinden uzak, kuraldışı bir teknikle yazılmış bir eser. Romanlarında devrik cümleler kurmayı seven Oğuz Atay, paragraf boyutuna uzanan uzun cümleler kurmayı seven bir anlatıma sahip.Bu nedenle sık sık anlatım bozukluklarına da düşen Oğuz Atay’ın bu romanı bilinç akışı tekniğine dayalı, daldan dala, fikirden fikre atlayan bir üslup ve anlatımla yazılmış.
Kitabın bazı bölümlerinde kafamın çok karıştığını belli etmek isterim. Belki de yazar bunu bile isteye yapmıştır. Toz konduramıyorum. Romanda karakterin monologları çok fazla . Umutsuz ve karamsar, aynı zamanda esprili Hikmet’in iç dünyasını okumak bende çok güzel duygular uyandırdı. Uyandırmakla kalmayıp, yeni duygulara kapı açtı. Kafasındaki Albay Hüsamettin ile konuşmaları belki de dünyaya haykıramadıklarıydı. Hikmet Benol , belki de Oğuz Atay’ın bir yansımasıdır. Kim bilir ?
Sevgili Atay’ın hızlı geçişleriyle aklım bulanıp kitaba odaklanmakta zorlandıysam da bu kitabı sevmeme engel olan bir sebep değildi. Anlaşılan yazar bizim aklımızla yeni oyunlar peşindeydi. Hikmet’e biraz rahat verip, bize yönelmişti belki de . Anlamlı sözleri ufkumu açtı. Ne güzel yazmışsın Oğuz Atay ! dedim çokça içimden . Cümlelerin altını çizmekten yoruldum . Yazarın ruhuna rahmet diliyorum. Okunması önerilebilecek kitaplardan birisi olarak rafımda yerini aldı . Teşekkürler Oğuz Atay !
ama yine de yaralıyor beni, yüzümün gölgesinde kırılan bu dal sesi; ürkütüyor bir şiirin içinden, göçebe kuş sürülerini ve ben böğrümde bir avlu serinliği, sessizce dinliyorum akıp giden geceyi. Bir Acıya Kiracı
Felsefe kitapları okumak için bir başlangıç noktası arıyordum. Felsefe ile ilgili güzel içeriklere sahip bir kanal sayesinde İlyada ve Odysseia destanlarının, felsefeye başlamak için ideal kitaplar olduğunu gördüm.
Antik Yunan, bu iki kitaptan da anlaşılacağı üzere hem dindar hem de ataerkil bir yapıya sahiptir. Birçok farklı amaçla şölen düzenlerler; evlilik ve ölüm törenleri, kendilerine has bir kültüre dayanmaktadır. Ayrıca Platon ve Sokrates gibi filozoflar da Homeros'un kitaplarına gönderme yapar. Bu sebeple hem Yunan mitolojisindeki tanrıları hem de diğer filozofları anlayabilmek için bu iki kitabın okunmasının gerekli olduğunu düşünüyorum.
İlyada kitabından farklı olarak bu iki kitapta Troya Savaşı'ndan sonrası yer alır. Özellikle Odysseus karakterinin birçok farklı mitolojik yaratık ve sorunla karşılaşmasını, karşısına çıkan problemleri keskin zekası sayesinde aşarak evine dönmeye çalışmasını işler. İsminin anlamı da zaten 'çileli' olup, başına gelenlerle tamamen uyumludur.
21. Merhametine sığındığım sabah başladı Akşamın sorularını iyileştirecek sabah başladı Herkesin uykular boyu gittiği sabah başladı Bir ilk dokunuş hazzıyla ürperen sabah başladı Taşların kadife atlaslarda iç geçirdiği sabah başladı Göğsümdeki gözyaşı kurusunun uyandığı sabah başladı Rüyanın bağışa döndüğü sabah başladı
Ey sesler annesi, harfler sureti Bir dünya şarkısıyım ben ağzında harelenen.