Burası neresi inan bilmiyorum, belki zemheri bir kıyı âlemi, belki henüz Tanrı’nın gölgesini üzerine düşürmediği bir eşik; yutağı insanların kemik tozlarından inşa edilmiş, dişleri birbirinin mezar taşlarını öğüten, tavanından tersine büyüyen akciğerlerin sarktığı, her nefeste biraz daha eski bir ölümün tadını çıkaran bir yer burası; kıyısına vuranların yüzleri yok, yalnızca annelerinin doğururken yuttuğu son çığlıktan kalma ağızları var, ağızlarının içinde küçücük tabutlar taşıyorlar.
Ağlama.
Bak, kirpiklerinin ucuna biriken o tuz, henüz hiçbir denize verilmemiş bir ölünün gözlerinden süzülüyor; gözbebeklerinin arkasında binlerce yıllık bir cenaze alayı, ayakları çıplak, başları gövdelerinden ayrılmış çocuklar taşıyorlar, ellerindeki kefenlerin üzerinde isim yerine doğmamış sabahların tarihleri yazılı; biri dönüp sana bakıyor, yüzü seninkine benziyor, fakat ağzından çıkan ses senin henüz söylemediğin bütün vedaların sesi.
Göğsünü sakın açma, açma, orada bir insan artık yaşamıyor; orada kederin anatomisini ezberlemiş bir saatçi, her gece kaburgalarını sökerek zamanı yeniden kuruyor; kalbinin çevresine sardığı iplikler öyle eski ki, ilk insanın henüz kendisine bir isim bulamadığı çağlardan kalma, her düğümünde bir ayrılık, her ilmeğinde bir yetimlik, her çözülüşünde göğe geri gönderilmiş bir sen duası saklı.
Sakla onu.
Ve doğ kendine.
Yere.
Göğe.
Kuşlara,
henüz kanatlarının hangi ayrılıktan yapıldığını bilmeyen kuşlara, gagalarında taşıdıkları gökyüzünü bir çocuğun ağzına bırakıp uzaklaşanlara, uçmayı unutmuş bütün sabahların tüylerini toplayanlara; zira bazı ruhlar göğe yükselmek için değil, yeryüzünün göğsünde açılmış en eski yaraya bir parça mavi bırakmak için yaratılmıştır.
Ruhunun kimliksiz mezarında bir fırtına uyuyor; öyle bildiğimiz rüzgârlardan değil, dağların omurgasını yerinden çıkarıp denizlerin rahmine bırakan, kıtaların hafızasını birbirine karıştıran, bir annenin henüz doğmamış çocuğuna söyleyeceği ninniyi binlerce yıl öncesinden çalıp kendi uğultusuna saklayan bir fırtına bu; ne vakit göğsüne çökerse, bütün kuzeyin buz tutmuş kuşları kemiklerinden birer güneş çıkarıp gagalarında taşısınlar.
Oysa senin içinde henüz adı konulmamış bir sabah var.
Ve o sabahın doğum sancısı, dünyanın bütün saatlerini aynı anda tersine çevirecek kadar eski.
İlk harfi henüz ağzından çıkmamış bir ismin, son harfi çoktan bir mezarın taşına işlenmiş; iki harfin arasında sıkışıp kalmış bütün insanlık, kendi yaratılışına yetişemeyen bir cenin gibi kıvrılmış rahmin karanlığında, göbek bağından asılı bir dünya, dünyanın göbeğinde unutulmuş bir çocuk, çocuğun avucunda ise hiçbir peygamberin görmediği bir gök taşıyor.
Fırtınalar gökyüzünde değil, insanın yaratılışından arta kalan o adsız boşlukta kopar; orada mevsimler takvim kullanmaz, ölüler kendi kemiklerinden kapı yapar, doğmamış çocuklar birbirlerinin rüyalarına süt dişleri bırakır, annesiz kalmış bütün ninniler bir kuyuya eğilip kendi seslerini arar.
Bir kuş geçiyor şimdi bu kıyıdan.
Kanatlarının altında iki ayrı ölüm, gagasında henüz doğmamış bir bahar, ayaklarında dünyanın ilk çamurundan kalma üç damla gök taşıyor; konacağı dal yok, zira ağaçların bütün dalları bir zamanlar insanların uzanamadığı ellerden kesilmiş, kökleri ise toprağın hafızasında tersine büyüyerek göğün en eski yarasına ulaşmış.
Bir tüy bırakıyor.
Sakın dokunma.
O tüy, bir kuşun bedeninden düşmedi; göğe çıkamayan bütün duaların birbirine dikilmiş son parçası.
Ve şimdi…
Yeryüzü kendi ağzını kapatıyor.
Deniz, kıyısındaki bütün isimleri geri alıyor.
Kemikler, içlerinde sakladıkları insanları birer birer hatırlıyor.
Bir tek senin adın kalıyor orada.
Bütün mezar taşlarının okuyamadığı, bütün fırtınaların telaffuz edemediği, hiçbir takvimi doğum tarihini kaydedemediği o yerde…