“Bir zamanlar yıldızları izleyerek hayal kurardık, şimdi ekranlara dokunarak geleceği inşa ediyoruz.” Değerli Okurlar, Dijital Çağda Çocuk Yetiştirmek, bir yolculuğun hikayesi. Dijital çağın hızla değişen dünyasında, çocuklarımızın bu yeni gerçeklikle kurduğu ilişkiyi anlamlandırma çabamızın bir ürünü. Bu yolculukta, teknolojinin sunduğu sınırsız olanaklara hayran kalırken, beraberinde getirdiği karmaşık sorunlarla da yüzleştik. Çocuklar, bu dijital dünyaya adeta birer yerli gibi doğuyorlar. Parmakları, ekranlara dokunarak öğreniyor, zihinleri bilgi okyanusunda yüzerek gelişiyor. Ancak bu yeni dünya, tıpkı keşfedilmemiş bir kıta gibi, hem büyüleyici güzellikler hem de bilinmez tehlikelerle dolu. İşte bu kitap, o kıtayı keşfederken elimizden tutan bir rehber, yolumuzu aydınlatan bir fener olmayı amaçlıyor. Bu satırlarda, teknolojinin çocuklarımızın hayatındaki çok yönlü etkilerini ele alırken, sadece sorunlara odaklanmadık. Aksine, dijital dünyanın sunduğu zenginlikleri ve fırsatları da mercek altına aldık. Eğitimin sınırlarını zorlayan yenilikleri, yaratıcılığı tetikleyen araçları, sosyalleşmenin yeni biçimlerini ve bilgiye erişimin kolaylığını derinlemesine inceledik. Ancak unutmamalıyız ki, her madalyonun iki yüzü vardır. Bu kitapta, teknolojinin çocuklarımızın bilişsel, sosyal, duygusal ve fiziksel gelişimine olan etkilerini bilimsel bir titizlikle araştırdık. Karşılaşabilecekleri riskleri, siber zorbalığın karanlık yüzünü, internet bağımlılığının tuzaklarını ve dijital mahremiyetin hassasiyetini tüm açıklığıyla ortaya koyduk. Dijital Çağda Çocuk Yetiştirmek, sadece bir sorun analizi değil, aynı zamanda bir çözüm önerisi. Ebeveynlere, eğitimcilere ve çocukların hayatında rol oynayan herkese, bu dijital labirentte yol gösteren pratik bilgiler ve stratejiler sunuyoruz. Çocuklarımızın teknolojiyi bilinçli, güvenli ve sağlıklı bir şekilde kullanmalarına yardımcı olacak bir yol haritası çiziyoruz. Sayfalar ilerledikçe, dijital ebeveynliğin ne anlama geldiğini, ekran süresini nasıl yöneteceğimizi, çevrimiçi güvenliği nasıl sağlayacağımızı ve aile içi iletişimi nasıl güçlendireceğimizi keşfedeceksiniz. Uzman görüşleri ve gerçek hayattan örneklerle zenginleştirdiğimiz bu kitapta, geleceğin eğitim trendlerinden, dijital vatandaşlık bilincine kadar pek çok önemli konuya değineceğiz. Dijital Çağda Çocuk Yetiştirmek, bir uyarı çığlığı değil, bir umut şarkısı. Çocuklarımızın dijital dünyada kaybolmadan, potansiyellerini en üst düzeyde gerçekleştirebilecekleri bir gelecek için yazıldı. Onların bu yeni dünyada hem güvende olmalarını hem de başarılı bireyler olarak yetişmelerini sağlamak, bizim elimizde. Umarım bu kitap, dijital çağın çocuklarına rehberlik etme yolculuğunuzda size değerli bir yol arkadaşı olur. Sevgi ve umutla…
"Bazen etrafımızdaki manzarayı fark etmiyoruz. Kendi düşüncelerimize gömülüyoruz. Düşüncelerimizin gerçekliğine inanınca da asıl gerçeklik görünmez oluyor."
Kendine güvenen üç adam Ve aşka susamış üç kadın. Günlerden bir gün üç adam, Çıkmış karşısına üç kadının .
Olur demiş üç adam , olur sevdik biz üç kadını. Derken zaman durur yürek yanaxr. Ve sever üç kadın da üç adamı sebepsiz.
Seneler geçer , vakit yorgun bir kış gecesi. Üç adam sever üç kadını , hepsi çok mutlu.
An gelir değişir yürek, Ve üç adam cam gibi kırar , Pamuktan da narin üç yüreği.
Üç adam , biraz tedirgin kendinden şüpheli. Ve üç kadın hem öfkeli hem kederli. Sene geçer , vakit tamam bir yürek yangını her yer. Üç kadın umutsuz ... Ve herşeyi kaybeden üç adam pişman, sabaha karşı.
Üç adam , sevdiği belli belirsiz. Ve üç kadın aşka direnen , zamana yenik.
An gelir , kaybeder cesareti üç adam. An gelir gücüne güç, yüreğine acı katar üç kadın.
Zaman geçer , yaralıolsada iyidir artık yürek. Üç adam pişman, Üç kadın düşman...
Bundan yaklaşık 500 yıl önce, 1526’da, Mohaç’ta Osmanlı ve Macar orduları arasında iki saat süren ve Osmanlının zaferiyle sonuçlanan meydan muharebesinin ardından, Macar topraklarının çoğu Osmanlı egemenliğine girdi. Bu muharebede ilk kez 300 topu bir arada gören Macarların, bunlar bu gidişle bir dahaki sefere bizi haritadan silecekler korkusu dört bir yanlarını sardı ve çarpışmadan dört ay sonra I. Ferdinand’ı kral seçtiler. Yeni kral başa geçtikten sonra, Osmanlı ile dostluk kurmak için iki defa elçiler gönderdiyse de elçiler ya başarılı olamadı ya da yarı yolda geri çevrildiler. 21 Ağustos 1530’da ise nihayet, bugünkü Lübliyana’dan yola çıkan 40 kişilik bir elçi heyeti, Bosna/Sırbistan/Bulgaristan üzerinden, iki aylık bir yolculuk sonucu 17 Ekim’de İstanbul'a vardı. Bir ay kadar İstanbul’da ağırlanan heyet, Pargalı İbrahim’le üç kez, Kanuni Sultan Süleyman’la da iki kez görüşme fırsatı buldu ve krallarının ricalarını Osmanlı Sultanı’na iletti. Heyetin başında gönderilen şövalye Joseph von Lamberg ile şövalye Niclas Jurischitz’in yanında çevirmen olarak Orenburglu Benedikt Kuripesiç görevlendirildi ve Kuripesiç 5 aylık bu yolculukta yaşadıklarını, gördüklerini günbegün not etti. İşte bu eser de o yolculukta görülen şeylerin kayda alındığı eserdir.
Başka yerlerde, başka incelemelerde bu kitabı pek beğenmeyenlerin, okunmasa da olur diyenlerin olduğunu gördüm fakat ben buna katılamıyorum. Öncelikle kitap çok kısa, bir-iki saatte bitirebilir ve okuyucusunun fazla zamanını almıyor. İkincisiyse, daha önce bilmediğim bazı şeylerin ilk kez bu kitapta karşıma çıkmış olması; mesela heyetin, saraya geldiklerinde içeride gördükleri filler, zürafalar, aslanlar, leoparlar karşısında yaşadıkları şaşkınlığa ben de ortak oldum, çünkü bizim saraylarımızda bu tür hayvanlar olduğunu bilmiyordum(aslan hariç). Ve benzeri şeyler… Günlüğü tutan yazarın, biz Türklerin aleyhinde abartılı biçimde yazdıklarını ben de beğenmedim, zaten çoğu doğru da değil, diyorum ya abartmış. Ama bunlar bile yine de kitabın okunmaması için bir neden değil, bunları çok dert de etmedim, çünkü topraklarını yavaş yavaş kaptırdıkları düşman bir ulusa karşı yurtsever, halkçı bir insanın yazdıkları illaki duygusallığın da etkisiyle biraz abartı olabilir, normaldir. Heyetin geçtiği yerlerin, coğrafi özelliklerinin, harita bilgisi bakımından anlatımlarınınsa biraz sıkıcı olduğunu söyleyebilirim ama kısa kısa bahsedildiği için bu da çok dert değil.
İşin doğrusu, kitabı alırken neyle karşılaşacağımı pek bilmiyordum ama sonunda memnun kaldığımı söyleyebilirim. Kitabı okurken, çok defa, bu kitabı bir gün filme uyarlasalar acaba ortaya nasıl bir şey çıkar diye düşündüm ve bir romanmışçasına, yolda karşılaşılıp da pek ayrıntılı anlatılmayan olayların devamında neler olmuş olabileceğini kafamda kurguladım ve hayalimde filme uyarladım. Sırf bu keyfi bile tattırdığı için ben kitabı beğendim ve ilgililerine öneriyorum.
Namaz boyun eğmektir, alnını yere sürmektir, kulluğunu ikrar ve itiraf etmektir. 'Aman Ya Rabbi, ben acizim sen yücesin' demektir. 'Ben mahlukum, sen Haliksin' demektir. 'Ben zavallıyım sen Rabbimsin.' demektir. . . Namaz aşktır.. (139)
Gözüyle Kartal Avlayan Yazar”, Yaşar Kemal’in yaşamı, sanatı, edebi anlayışı ve topluma bakışını yansıtan yazılarından oluşan bir kitaptır. Deneme, röportaj, anı ve söyleşi türlerini içeren metinlerde, onun sadece bir romancı değil; aynı zamanda güçlü bir düşünür ve toplum yorumcusu olduğu görülür. Kitap, edebiyatın toplumsal yönünü ön planda tutar.
Toplum ve Halk Gerçekliği: Yaşar Kemal, Anadolu halkının acılarını, mücadelelerini ve güzelliklerini dile getirir. Sanat ve Sorumluluk: Sanatçının görevine, özellikle de halktan yana olmasına vurgu yapar. Edebiyatın insanı dönüştürme gücünü savunur. Doğa ve İnsan İlişkisi: Doğaya duyduğu hayranlık ve koruma arzusu satır aralarında hissettim Kitap, Yaşar Kemal’in neden "gözüyle kartal avlayan" bir yazar olduğunu göstermeye çalışır: Gözlem gücü ve detaycılığı Yalnızca gören değil, "gösterici" bir yazar olması Halkın içinden gelen bir ses olması Adalet, özgürlük ve insan onuru savunuculuğu
Türk edebiyatında toplumcu gerçekçiliğin en güçlü temsilcilerinden biridir.
Sadece bir roman yazarı değil, bir kültürel hafıza taşıyıcısıdır.
Kitap, hem edebiyat hem de Türkiye’nin sosyal tarihi açısından zengin bir kaynak sunar. “İnsan, insana anlatmakla insandır.”
[Dünyâ, ednâ kelimesinin müennesidir. Ya’nî, ism-i tafdîldir. Masdarı, dünüv veyâ denâetdir. Birinci masdardan gelince, çok yakın demekdir. (Biz en yakın olan gökü, çırağlarla süsledik) âyet-i kerîmesindeki dünyâ kelimesi böyledir. Ba’zı yerde de, ikinci ma’nâ ile kullanılmışdır. Meselâ (Denî, alçak şeyler mel’ûndur) hadîs-i şerîfinde böyledir. Ya’nî (Dünyâ mel’ûndur) demekdir. Alçak şeyler, cenâb-ı Hakkın nehy-i iktizâî ve nehy-i gayr-i iktizâîsidir. Ya’nî, harâm ile mekrûhlardır. Şu hâlde, Kur’ân-ı kerîmde, zem edilen, kötü denilen dünyâ, harâmlar ve mekrûhlardır. Mal kötülenmemişdir. Çünki, cenâb-ı Hak mala hayr adını vermekdedir. Bu sözümüzü isbât eden vesîka, bütün mahlûkların ve insanlığın üstünlükde ikincisi olan İbrâhîm halîl-ür-rahmânın malıdır. Yalnız yarım milyonu sığır olmak üzere, davarları, ova ve vâdîleri dolduruyordu. Görülüyor ki, islâmiyyet dünyâ malını kötülememekdedir. İbrâhîm peygamberin bu kadar zengin olması, sözümüzü isbât etmekdedir.] HÜSEYN HİLMİ IŞIKHakîkat Kitâbevi
Bir ev nedir? diye düşündüm: kardan yağmurdan korur insanı, penceresi vardır, dışarıya bakarsın, ama dışarıda değilsin, hem hayata aitsin, hem kendi fanusundasın.
Okumaya başladığım ilk günlerde sayfaları yüzümde gülümseme ile geçerdim. Keyif alırdım okurken. Fakat ilerledikçe artık Feride'nin içinde bulunduğu durumdan, her gittiği yerde benzer olaylarla karşılaşmasından, seneler geçse de Kâmrân'ı unutamamasından sıkılmaya başladım. Farklı bir şekilde ilerler diye düşündüğüm kitabı, bana hitap etmeyecek bir hâlde fazla sıradan ama bir o kadar da abartı -gerçek hayatta belki 1/1000 ihtimalle yaşanır çünkü- buldum. Sanki yazar, gönlünü kaptırdığı bir kız varmış da onu bu kitabında anlatmış.
Edebiyatımızın önemli eserlerinden olmasına rağmen ben pek beğenmedim ama yine de güzel, okuyabilirsiniz.
ARAYIŞ, sadece yolda olmak değildir aynı zamanda yoldan da çıkmaktır. Tüm sınırlarını aşmak ve ruhani bir yolculuk. Salt delilik ya da özgürlük değil bahşedilen sadece kopuş. Toplumdan zaten vazgeçen bireyin en sonunda kendinden de ümidini yitirmesi. Lakin yolumuzun üzerinde bize cesaret verenlerin olması yeni bir umut ışığı gibi görülebilir(!) İşte tüm hikayenin koptuğu an. Bilirsiniz ya bazen ilerlemek için kopmak gerekir. Tüm bağları yitirmek : geçmişle ve gelecekle. Aydınlığı satmadan karanlıktan nasıl çıkabilir insan...sıyrılamadığımız ve birçok kederimiz de ortak. Bu imgelem bu coşkunluk varoluşun çürük kokan mücadelesi hepimiz bu kervanın güdüldüğü diyardayız. Bilincin dışına yerleşen bu vurum kitabı elinize aldığınız anda ki noktada sizi de serüvene itiyor.
Ya tüm yaşamımız bir rüyaysa? Ve aslında uyandığımızda tüm gerçeklik algımız yitiyorsa? Ve mazimizin bilinenin tam aksi sadece bir kayıp olmadığını kim ispatlayabilir? Hatırladığınız kadarını hayat olarak kabul ediyorsunuz. Ve bu sizi "salt yanıltan şey." Tüm yaşamımız sadece başka bir yaşamın telaşı. Ve uyanıklık hepimiz için korku olacak. Çünkü hiç yaşamadık. Hepimiz yaşama, gözlerimizi kapattığımızda başlayacağız. Bizleri ayıran tek şey : rollerin farklı olması. Rüya: insanı uyandırır. İşte bu bilinçle bu kitabı bir defa kavramak gerekiyor gerisi zaten gelecek. Ve bir defa gerçek ile bağını yitirirsen sayın okuyucum korkarım ki kitap bitmeyen bir yolculuk olacak ve sonunda kapalı kutu hep kapalı kitap ise hiç açılmamış.
Tüm karakterleriyle baştan sona bir çırpınış hikayesi. Kimi can veriyor ellerde kimi de can buluyor! Her karakterin kitaptaki herhangi bir nesnenin bulunma ve o an orada durmasının bir sebebi var. Sembolleri kullanabilmek ve hatta onlara bir ruh ihtiva etmek her halde her romancıda olduğu gibi banada büyük bir haz vermekte en azından bende oluştuğu kesin. İmge 4 bölümden oluşuyor eser. 1-3 bir olarak algılanmalı. Her bölümün farklı bir kritiği var. Ancak son bölüm ya bizim kafamızda bir şey uyandırır ya da kitabı yaktırır. :)
Umay'ın en çok hoşuma giden özelliği ise oyunlar oynamasıydı. Deliliğin o son evresi artık. Kurtulamıyorsak delirmeliyiz. Yaşasın delirmek için yaşam mücadelesi verenler! Umay delidir demiyorum ama sayın okuyucu hangimiz akıllıyız ki? İstemez miyiz Eyfel Kulesinin altında Maupassant ile bir öğle yemeği yemek. İşte tam sırası. :)
Yazarken de fuzuli şeylerden kaçınma gereksinimi duydum. Toplumun beğenisini umursamadım ve evet bir sanat icra ediyorsam bir sanat olmalı. Okunduğu zaman ne bu ya değilde iyi ki okundu. Dudaklarda bir tat kalpte bir sevgili bırakmayan eserleri tutmuyoruz şimdilerde... ve karakterleri taşımak ise bir meseleydi. En çok zorlandığım yer de burası oldu. Umay bir hastaysa hasta gibi davranmalı ve ölü olan herkes ölü gibi. Gerçek olmayanlarsa kendi kimliklerini taşımalıydılar. Okuyucu bunu bilmeli mi, anlamalı mı? Tarkovsky gibi davranmayı seçtim. Her şeyi okuyucuya vermek onu aptala yerine koymaktır. Benim okuyucularım Uhrevi bir yolculuktadır. Onlar her şeyi keşfedip bulacaklar. Ama şunu söylemek istiyorum. Hiç kimse yolculuğun kolay olduğunu söylemedi ve sadece sabredenler keyifle varacak istediğine... Sıyrılılamamış umutsuzluk demek istemiyorum ama Arayış umudun yittiği yerde başlıyor.
Rüya ile gerçek arasına dokunmak rüyanın ve gerçeğin bilinenin ötesine taşınmaktır. Bunun için iki argüman gerek merak ve yalan... Bu ikisi bizi oluşum için üst tura taşır. Bir diğeri ise değer vermektir. Bize de bu oldu işte. Değer verdik. Verdik ki yaşasınlar ve görelim. Birden fazla kişilik ve birden fazla hayat. Her hayatin rolleri de birbirinden farklı olmalı mutlaka. Her rol için farklı bir gerçeklik ve ölüm biçilmeli. (Ölüm'ü çok kullandım sayın okuyucu aslında hepsi gerçek. Ölüm yalan.)
Kelimeleri dans ettirmek istiyorum, anlatmak değil. Kelimeleri, düşünmek için kendime rehber edinemem edinmemeliyim. En çok da onlardan kaçıyor Umay ve en çok düşünmeyi düşman belliyor kendine. Arayış uzadıkça mesafe arttıkça gerçek ve zaman arasındaki boyut ne kadar anlamsızlaşıyorsa rüyada olmak ve o anda gerçeği istemek gerçeğin içinde tutunacak yeni bir dalı umut etmek gibi. Umay'a da böyle oluyor işte. Rolleri dağıtmayı değilde onları anlamayı seçiyor ve okuyucusuna da anlamak için zemin oluşturuyor. Arayış yolda olmak mıdır, kendini bulmak mıdır, yoksa özlenilen bir mefkure mi? Hepimizin var bir hedefi kendine dahi söylemediği...şimdi niyetimiz cevap vermek değil ama görmek ya da işlemek fikirleri.
Evet sayın okuyucu anlamak için neyi bekliyorsun? Şimdi sakince kapağı aç ve senin için hazırlanmış olmayan kelimeleri kendine öyle yedir ki kalktığında işte bunlar benim de!
Neden göçebe? Evet okuyucu hepimiz gezdireceğizz bunu... akıllarda. Tutunmasın. Tutundurtmayalım.
Kendi kitabım üzerine söylenmiş birkaç ufak söz. Okuduktan sonra sizin kitabınız olacak sayın okuyucum. Ve evet bazı yerlerde kelime yanlışları fark ettim. Onlarıda ikinci baskıda düzeltmek ümidiyle. Sevgiyle ve kitapla