Kitaplar hâlâ bizim en büyük kurtuluşumuzdur: Kaçmak için değil, yaşamak için.
Gazze’nin dumanı tüten harabelerinde, sararmış kitap sayfalarının arasında yaşlı bir adam, birinin nihayet durup onu görmesini bekler. Çünkü elindeki kitaplar yalnızca kâğıt ve mürekkepten ibaret değildir. Onlar, bölünmüş bir hayatın izlerini, yok sayılmış bir halkın belleğini, bastırılan bir sesin yükünü taşır.
Genç bir Fransız fotoğrafçı objektifini bu adama çevirdiğinde, tek
bir fotoğraf karesi yakaladığını sanır. Oysa gördüğü şey bambaşkadır: Gerçeğe, direnişe ve unutulmayanlara açılan bir kapı.
“Her bakışın ardında bir hikâye saklıdır...” der kitapçı. “Bazen bir insanın, bazen de bir halkın.”
Ve böylece başlar anlatı.
Yıkıntıların arasında büyüyen çocuklar, yarım kalmış cümleler, kayıplarla örülü bir yaşam…
Ve bütün bu sessiz enkazın ortasında, bir adam ağır ağır bir sayfa çevirir.
Sayfaları yüzüne bastın. Kâğıdı kokladın. Tanıdık bir kokuya benziyordu. Sayfaları çocuğa geri verdin. O, zaferini gökyüzüne kaldırarak uzaklaştı. Sen yüzünü çevirdin ve gözyaşlarını sildin.
Bu kitapların tek bir amacı vardı; sonsuz derecede küçük olanı, gündelik hayatın altındaki sıradanı, en ufak olanı, gündeliği, bizden çalınamayacak her şeyi anlatmak. Sokağın Gazze'sini, balıkçıların Gazze'sini, çocukların ve örtülü kadınların Gazze'sini, yaralı Gazze'yi ce neşeli Gazze'yi.
Akşam çökerken duvarlardan kayan gölgelerde, o gideli gecelerimi dolduran sessizlikte, binaların arasından ıslık çalan rüzgârda, oyun oynayan çocukların çığlıklarında.
Çocuklara dünyanın yeniden yaratılabileceğini, kendi bedenlerinin bile bir dile dönüşebileceğini, yıkıntıların ortasında bile krallar, kahramanlar, düşünürler olabileceklerini göstermek istiyordu.