Bryan Stevenson’ın Merhamet adlı kitabı, Amerikanın adalet sistemindeki derin haksızlıkları gözler önüne seren dokunaklı bir anlatı. Stevenson,yanlış suçlanan Walter McMillian davası üzerinden, ırkçılık ve adaletsizlikle dolu sistemi sorguluyor. Kitap, sadece hukuk mücadelesi değil, insan onuru, umut ve merhametle verilen bir savaşın hikayesi.
Stevenson’ın samimi ve akıcı dili, okuru doğrudan olayların içine çekiyor. Kitap, sistemdeki eksiklikleri gösterirken, umutsuzluğa kapılmamak gerektiğini de vurguluyor. Merhametin, gerçek adalet için ne kadar önemli olduğunu düşündürüyor.
Eğer adalet, insan hakları ya da sosyal eşitlik konularına ilginiz varsa, Merhamet kesinlikle okunmalı. Hem etkileyici hem de düşündürücü.
Bir avuç kişiye verilmesi gereken eğitimin genele uygulanması çok korkunç geliyor. Okulda verilen eğitimle dünyanın kuralları arasında bir uçurum olduğunu büyüdükçe daha iyi anladım. Okulda öğretilen ahlaki değerlere sıkı sıkıya bağlı kalan biri alay konusu olur. Antika diye isim takarlar. Işinde de alay konusu olur. Osamu Dazai
Yazarın Profesör kitabını okurken bu kadar durağan gelmemişti aslında. Gerçi o kadar akıcı değildi o da. Iki kitabının da giriş ve gelişme kısımları birbiriyle yarışır derecede durgundu. Climax ve sonucu ise çok daha akıcıydı.
Yedi günde bitirebildim ancak. Bu kitabında, özellikle ilk üç yüz sayfasında kendimi zorlayarak okudum. Kitaptan soğumamak için günde elli sayfa ile sınırlandırdım okumayı bir süre. Sıkıcı ve sürükleyiciliği yoktu. Ama bu demek değil ki kitap kötüydü. Farklı tarzlara alışmadığım için daha yavaş ilerleyen ve içeriği dolu dolu olan kitaplar boğucu geliyor. Sürekli çalakalem bir anlatımla kaç-kovala polisiye kitaplarına alışmışım. John Katzenbach'ın dünyasında girince her şey yavaşladı sanki. Önce sıkılıp bırakmak istedim ama bir süre sonra alıştım kaleminin akışına. Aklıma balık tutmaya ilk gittiğim zamanlar geldi. Sürekli sızlanır ve beklemek istemezdim ancak bir süre sonra akşamdan sabaha kadar öylece bekleyebilir hâle geldim. Yazarın kitapları da böyle bir intiba uyandırdı. Eğer ortasında kadar bekleyebilirseniz sizi içine çekeceğine inanıyorum.
Okumaya başladığım ilk günlerde sayfaları yüzümde gülümseme ile geçerdim. Keyif alırdım okurken. Fakat ilerledikçe artık Feride'nin içinde bulunduğu durumdan, her gittiği yerde benzer olaylarla karşılaşmasından, seneler geçse de Kâmrân'ı unutamamasından sıkılmaya başladım. Farklı bir şekilde ilerler diye düşündüğüm kitabı, bana hitap etmeyecek bir hâlde fazla sıradan ama bir o kadar da abartı -gerçek hayatta belki 1/1000 ihtimalle yaşanır çünkü- buldum. Sanki yazar, gönlünü kaptırdığı bir kız varmış da onu bu kitabında anlatmış.
Edebiyatımızın önemli eserlerinden olmasına rağmen ben pek beğenmedim ama yine de güzel, okuyabilirsiniz.
Sonsözü çoktan yazılmış bu dünyada, roman nerede duruyor?
Edebiyat eleştirisinin deneyimli sesi Hasan Öztürk, bizi mitolojinin destan kahramanlarından modernizmin kayıp adamlarına; totaliter rejimlerin gölgesindeki yaratıcılıktan, kadın sanatçıların varoluş mücadelesine uzanan büyüleyici bir yolculuğa davet ediyor.
Dünyanın Romanını Okumak, sadece okunmuş romanların bir dökümü değil; binlerce yıllık insanlık deneyiminin, dilin ve tarihin iç içe geçtiği bir düşünce laboratuvarıdır.
Öztürk, kadim zamanların unutulmuş bilgesi Hay bin Yakzân’dan modern dünyanın körleşen aydını Kien’e, Don Kişot’un doğuş anından Üstat ile Margarita’nın şeytanî başkaldırısına, her bir eseri derinlemesine analiz ediyor.
Hasan Öztürk’ün eleştirel denemeler toplamı olan bu son eseri, edebi metinlerin sunduğu “durumun ruhuna inen” bilgiyi arayanlar için bir pusula. Öztürk, romanların yalnızca birer hikâye olmadığını; insanın varoluş kaygısı, iktidarın gölgesi ve özgürlük arayışı gibi evrensel temaların birer aynası olduğunu gösteriyor.
Sözün özü Dünyanın Romanını Okumak, dünyayı okumaktır.
Kont dr Acula dizlerine kadar gelmeyen konçlarına aşil tendomlarını vura vura diklendi: - efendiler efendiler! Bugün içinde bulunduğumuz bu bataklık bizim için bir kurtuluş vesilesidir. Azca düşünüp kaşınıp şimdi hangi tarafa gideceğimizi iyi tayin etmek zorundayız!
Gözlerimi açtığımda bir ineğin dizlerine kadar çamur,gübre karışımıyla sıvanmış bacaklarını yüzüme yüzüme vurduğunu gördüm. Sensiz geçen ilk gecemde senin hep birlikte olmak istediğin öküzlerin yanında uyanmıştım.bu bana bir mesajdı,aşkım.
Şimdi anlıyorum ki beni çeken de hep buydu, bir ineğin gerçek yeri öküzünün dizlerinin dibiymiş.
Haklı olduğu halde münakaşayı terkedene, cennetin en yüksek yerinde ev inşa edilir. Haklı olmadığı halde münakaşayı terkedene cennetin ortasında ev inşa edilir.
Fakat gözleri beni görmüyordu. Bunu anlayabiliyordum. Onun rüyasına dahil değildim. Ben ve o kız, gözle görülmeyen bir sınırla ayrılmış iki farklı dünyadaydık.
Hayat gerçekten bir nehir gibidir; bazen huzurla akar, bazen dalgalarıyla seni sarsar. İnsan her şeyi kontrol etmeye çalıştıkça yorulur, akıntıya karşı direndikçe tükenir. İşte tam o noktada “El-Vekîl” olan Allah’a sığınmak gerekir. Çünkü O’na bırakılan hiçbir iş yarım kalmaz. Sen elinden geleni yap, sonra kalbini teslim et… Çünkü seni en doğru kıyıya ulaştıracak olan, senin gücün değil; Rabbinin hikmetidir...
Kitabın ilk iki sayfasında ''aşka aşık'' kişiliğiyle tanınan İstanbul doğumlu yazarımız Mehmet Rauf'un yaşantısından ve kısaca kitabın konusundan bahsedilmektedir.
Mehmet Rauf bu kitabının içine birkaç günlük kış hücumundan acı düşürmüştür. Bu yüzden ki adı Eylül'dür. Kitaba adını veren bu hüzünlü ay, hem gerçek hem de simgesel anlamda kullanmıştır.
Aile hayatı ve kişisel ilişkilerin gelişimini semboller kullanarak anlatan yazarımız, üçüncü tekil şahıs ağzından konuşarak kurduğu seçici cümleleriyle olayları çarpıcı bir biçimde okuyucuya aktarmıştır.
Sadakatsizlik ve yasak aşk teması üzerine kurguladığı eserinde her karakteri farklı bir bakış açısıyla değerlendiren yazarımız; insani duyguların alçalıp yükseldiği mutluluk, hüzün, sadakat, ihanet, coşku, olağanlık, pişmanlık, memnuniyet, kırgınlık, kıskançlık, vicdan azabı gibi kavramları derinlemesine işlemiştir.
Olaylar mekan olarak İstanbul'da; kah boğazda, kah yalıda, kah köşkte geçer. İstanbul'un değişken havasından ise Mehmet Rauf kendine has sanatıyla
'' Hava gittikçe serinliyor, durgun hava sanki su oluyordu; gece berrak, allı pullu, mavi tüyleriyle titreyerek donuyordu'' şeklinde bahseder.
Beş yıllık bir evliliğin sonucunda eşlerin birbirinden koparak nasıl uzaklaştığı; heyecanın, sevginin unutulduğu yerde yeni bir aşka duyulan özlem, duygusal açlık ve içsel dürtülerin yol açtığı ahlaki çöküntüler, içine düşülen yasak aşk sarmalında yaşanan gel- gitler ve karakterler arası ruhsal çözümlemeler yazarın kaleminden başarıyla okuyucuya sunulmuştur.
Kitap halinde ilk baskısı 1901 yılında yayımlanan ve Türk Edebiyatında ''ilk psikolojik roman'' olarak kabul edilen Eylül adlı eserin bitiminde yasak aşk yaşayan çiftimizi acı bir son beklemektedir.
ve bir kez daha anlıyoruz ki
'' Ölümden başka hiçbir şey gerçek ve hiçbir şey sonsuz değildir''
Çırpınan Kanatlar Evi, oldukça akıcı anlatımı, samimi diyalogları ve yazarın kurguladığı evrenle sevdiğim fantastik kurgular arasında yerini aldı. Kitabın ilk yarısında daha cok ana karakterimiz Fallon'un yaşamına ve kurgulanan evrenin özelliklerine yer verildiği icin biraz durağandı. Fakat yarısından sonra kargaların işin içine dahil olmasıyla birlikte asıl olaylar başladı ve sayfalar akıp gitmeye başladı. Zaman zaman Fallon karakterinin bir şeyleri farkına varmayısı ve Dante'ye duyduğu takıntılı aşkına sinir olsam da genel itibariyle sevdiğimi söyleyebilirim
Konusundan kısaca bahsetmek gerekirse, ana karakterimiz Fallon, Luce Krallığı'nda yaşayan ve Şişe Dibi adlı bir tavernada çalışan melez bir su fae'sidir. Fakat melez yani yarımlık olduğu için büyü yapamamaktadır. Tavernada edindiği dostları, büyükannesi ve verilen bir ceza sonrası çevresindeki herşeye tepkisizleşmiş katatonik annesi ile birlikte yaşamaktadır. Yıllar önce ilk öpücüğünü Luce prensi Dante'den aldıktan sonra ona derinden bir aşkla bağlanır. Bir gün karşısına Bronwen adlı gizemli bir kadın çıkar ve ona beş demir karga heykelini bulup özgür bırakırsa kraliçe olacağını söyler. Fallon sonunda Dante ile bir ömür birlikte olabilmek için bir fırsat bulmuştur ve bu serüvene atılmaya karar verir. Fakat çıktığı bu serüvende kendine, köklerine, toz kondurmadığı prensi Dante'ye ve krallığa dair akıl almaz gerçeklerle karşılaşır.
Genel itibariyle severek okuduğum bir kitap oldu. Fantastik severlere gönül rahatlığıyla önerebilirim. Benim için 7.5/10 luk bir kitaptı. Kitapta yetişkin bölümler oldukça detaylı yazılmış, kitap genelinde de yetişkin esprilerine ve imalara cokca yer veriliyor. O yüzden yaş uyarısına dikkat etmenizi mutlaka tavsiye ederim
İste bu kitaptan sizler için seçtiğim birkaç alıntı:
"Henüz değil fakat Fallon, emin ol ki sana zarar vermek isteyen herkes buna göre muamele görecek."
"Zaman insanların yüzlerini çok hızlı eskitirdi."
"Seni kimsenin incitmesine katlanamam, Fal. Ne kelimeleriyle, ne de hareketleriyle."