Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.
ama yine de yaralıyor beni, yüzümün gölgesinde kırılan bu dal sesi; ürkütüyor bir şiirin içinden, göçebe kuş sürülerini ve ben böğrümde bir avlu serinliği, sessizce dinliyorum akıp giden geceyi. Bir Acıya Kiracı
Zaman geçti deniyor ya hep. Kimse söylemiyor, geçiyor da nereye gidiyor Bu meret kaybolmuyor ki. Bir katil gibi dokunduğu her yerde izler bırakıyor. Benim ellerimde, yüzümde derin yarıklar açıyor...
Felsefi lakırdılarla zaman harcamayalım. Her sorunun kökeninde tek bir soru yatar: Herhangi bir şey neden vardır? Din, ticaret ve siyaset alanlarına dair tüm soruların kökeni şudur: Güce kim sahip olacak? İttifaklar, kuruluşlar, şirketler güç peşinde koşmazlarsa serap peşinde koşuyorlar demektir. Düşünebilen neredeyse tüm canlıların er geç kavradığı gibi, güç dışında her şey saçmalıktır.
Ben seni artık sevmiyorum cümlesiyle, ben seni hiç sevmedim ki cümlesi arasındaki fark büyük bir uçurumdur. O uçurumun kenarına gelindiğinde insanın yüreğine düşen soru ise şudur:
Biliyorsunuz, Türkiye'deki dinci gruplar ve bunların medyası yıllardır Atatürk'ün ölümüyle ilgili hep bir yalanı dile getirirler: Atatürk'ü içki öldürdü! Doğru olmadığını söylersiniz... Resmi belgeleri gösterirsiniz... Yok hayır, dinlemezler. Papağan gibi tekrar ederler: Atatürk çok içki içtiği için öldü. Dayanamayıp sorarsınız: Nereden biliyorsunuz? Hemen yanıtlarlar: Siroz hastası değil miydi? Açıklarsınız, sirozun alkolden kaynaklandığı bir şehir efsanesidir. İnanmazlar. Peki dersiniz, Mehmet Akif neden öldü biliyor musunuz? Çık çıkarmazlar. Kem küm ederler. Sirozdan dersiniz. İnanmazlar. Öyle ya sirozun içki içmekten kaynaklandığını sanıyorlar ya! Eh Mehmet Akif içmediğine göre nasıl sirozdan ölebilir? Cahil oldukların için dalga da geçersiniz: Belki gençliğinde çok içtiğinden dolayı olabilir mi? Ne yazık ki son yıllarda sürekli böylesi absürd meseleleri tartışıp durmuyor muyuz? "Bursa Orhangazi'de iki ay önce grip belirtileri gösteren iki yaşındaki Furkan'ın siroz olduğu anlaşıldı. Küçük Furkan babasından alınacak karaciğerle hayatta tutulacak." Yani Atatürk içkiden değil sirozdan öldü. Dinci medyanın "üfürükçü" haberlerini uzatmayalım.
Farklıydı çünkü artık başkalarının hayallerini gerçekleştirmek için yaşamak zorunda hissetmiyordu kendini. Hayalindeki mükemmel evlat, kız kardeş, partner, eş, anne, çalışan olmaya uğraşmaktansa, doyum verici bir hayatı ancak yalnızca insan olarak, kendi amacının yörüngesinde dönerek, bir tek kendine hesap vererek yaşayabileceğini artık anlamıştı.
Muazzam bir eser. Bazen sadece inceleme için üç kelime yeter de artar. 🤍💫💎
“Yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri. İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan bıktım. Çok fazla var, sanki her an için kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?”
Filmi de olağanüstü güzellikte.
Ve gözyaşların içinde kalınan o anlardan bir sahne. Tıpkı şu anda gözlerimin iç çekerek bulutlara rakip olarak yağmuru yağdırması gibi bir şey The Green Mile ✨🤍💎
Hasan Öztürk’ün kaleme aldığı Yazdıkça ve Yaşadıkça Edebiyat, edebiyatın yalnızca kitap sayfalarında kalan bir alan olmadığını; insanın yaşadıklarıyla, düşünceleriyle ve iç dünyasıyla şekillenen canlı bir süreç olduğunu anlatan deneme türünde bir eserdir. Yazar, edebiyatı hayatın içinden koparmadan ele alır ve okura yazmanın da yaşamak kadar doğal bir eylem olduğunu hissettirir.
Kitapta edebiyat; bir ders konusu ya da kurallar bütünü olarak değil, insanın kendini ifade etme ihtiyacı olarak sunulur. Hasan Öztürk, yazmanın insana düşünmeyi, anlamayı ve kendini tanımayı öğrettiğini vurgular. Yazdıkça insanın olgunlaştığını, yaşadıkça yazacak yeni anlamlar bulduğunu dile getirir. Bu yönüyle eser, okuru hem yazmaya hem de hayata daha dikkatli bakmaya davet eder.