Alçak gönüllü ol ki, kendisi yükseklerde olduğu halde, su yüzünde göze görünen yıldız gibi olasın! Duman gibi olma ki, yükseltir kendini, hava tabakalarına doğru, oysa ki alçaktadır."
Kendini satan kadınların kimi zaman dünyanın en iyi annesi olduklarını söyleyebilirim size, çünkü annelik onlara müşterilerini unutturur, hem bir velet aynı zamanda istikbal demektir.
"Tüm yazılmışlar arasında sevdiğim tek şey, birilerinin kendi kanıyla yazdığıdır. Kanla yaz: Fark edeceksin ki kan ruhtur. Kolay bir iş değildir, meçhul kanı anlamak: Nefret ederim, avare okurlardan." Nietzsche'nin Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında bunlar yazar.
İçimdeki sessiz telaş yüksek sesle ifade edilseydi, her jest bir ağlama duvarı önünde secde etmek olurdu. Doğdum doğalı yas tutuyorum ben, bu dünyanın yasını.
Tyrion, babasının altın lekeli yeşil ve sert gözlerine baktı. “Suçlu,” dedi, “çok suçlu. Duymak istediğiniz bu mu?” Lord Tywin bir şey söylemedi. Mace Tyrell başıyla onayladı. Prens Oberyn biraz hayal kırıklığına uğramış gibi görünüyordu. “Kralı zehirlediğini kabul ediyor musun?” “Öyle bir suç değil,” dedi Tyrion. “Joffrey’nin cinayetinde masumum. Ben çok daha şeytani bir kabahatten suçluyum.” Babasına doğru bir adım attı. “Doğdum. Yaşadım. Bir cüce olmaktan suçluyum, itiraf ediyorum. Ve iyi babam beni kaç kez affetmiş olursa olsun şenaatte ısrar ettiğim için suçluyum.” “Bu saçmalık Tyrion,” dedi Lord Tywin. “Şu anki meseleyle ilgili konuş. Cüce olduğun için yargılanmıyorsun.” “İşte orada yanılıyorsun baba. Ben bütün hayatım boyunca cüce olduğum için yargılandım.” “Savunman için söyleyecek bir şeyin yok mu?” “Şundan başka bir şey yok: Ben yapmadım. Ama şimdi keşke yapmış olsaydım diyorum.” Yüzünü salona döndü, solgun yüzler denizine. “Hepinize yetecek kadar zehrim olsun isterdim. Size bakınca, olmamı istediğiniz canavar olmadığım için esef ediyorum ama gerçek bu; ben masumum, lâkin burada adalet bulamayacağım. Bana tanrılara münacat etmekten başka bir seçenek bırakmadınız. Dövüşle yargılama talep ediyorum.”
Ah benim gök gözlü yiğidim. Senin yüceliğinin, senin devrimciliğinin bir kitaba sığmayacağını biliyordum.
Ben daha çok Atatürk'ün kişiliğine dair bilinmeyen bir şeyler bekliyordum. Belki bir iki şey öğrendim mesela Konyalı olduğu söylentileri evet ama kendisiyle alakalı çok daha detaylı bir kitap bekliyordum.
İlber Ortaylı çok sevdiğim saygı duyduğum bir tarihçi. Savaşları mükemmel bir şekilde anlatmış. O an o atmosfere girip bir daha asla çıkmak istemiyorsunuz.
Atatürk'ü bilmeyenler, öğrenmek isteyenler için harika bir kitap olmuş. Fotoğraflarla desteklenmiş ki sayfa 235'teki fotoğrafı ilk kez gördüm. Dipnotlardaki kaynaklarla, akıcılığıyla, İlber Ortaylının kendine has yorumlarıyla, her daim gündemden düşmeyen bazı yalan yanlış bilgilerin neden yanlış olduğunu ve doğrularını açıklayarak, bazı bilinmeyen kelimeler dışında her yaştan okuyucu için doyurucu bir kitap çıkmış ortaya.
Fakat ben zaten Atatürkle ilgili çok kitap okuduğum için olacak ki benim beklentimi karşılamadı
Abuzer Badem, 100 Soruda Aşk’ta sıradan bir ilişki kitabının ötesine geçiyor. Bu eser, aşkın milyonlarca yıllık evriminden günümüz romantik beklentilerine, sinir hücrelerimizin ateşlenen kimyasından toplumsal rollerimizin dayattığı baskılara kadar uzanan engin bir yolculuk sunuyor. Kitabın en güçlü yanı, her soruyu derinlemesine işlerken klişelerden kaçınması. Aşkın şehvetle buluştuğu noktayı gözümüzün önüne seren bölümlerde heyecanımızı, gerçek bağlılık sorularında sorumluluğumuzu, kaybetme korkusunu tartışırken savunmasız yönümüzü kucaklıyoruz. Abuzer Badem’in akıcı ve anlaşılır dili, karmaşık psikoloji terimlerini bile insana dokunan bir samimiyetle aktarıyor. 100 Soruda Aşk, hem yeni başlayanlar hem de aşka bilimsel merakla yaklaşanlar için bir rehber niteliğinde; sayfalar ilerledikçe kendinizden izler bulacak, ilişkinin dinamiklerini bambaşka bir gözle göreceksiniz.
Yıllar boyu en küçük davranışlarınızın, sözlerinizin bile çok önemsendiği, eve geç kaldığınızda bunca merakla beklendiğiniz, bugünden yarına ne yapacağınızı uzun uzun düşünüp kurguladığınız bir dünyadan ayrılmak böylesine kolay olmamalıydı diye düşünürüm hep…
Kitap fuarını aylarca bekleyip altı tanecik kitap alabildim. Şehrinde çok sayıda ve çeşitte kitap bulunduranlara imreniyorum. Bizimkinde bir avuç yayınevi, bunun bir kısmı da hiç alakamın olmadığı futbol kitaplarıydı. En azından uzun bir süredir okumayı istediğim Lovecraft mini setini alabildim.
Ithaki yayınlarında tek kitapta daha fazla öyküye yer vermişler. Ancak benim aldığım Kızıl Panda yayınevi içeriğinde Kildeki Dehşet, Şeytan Papaz, Kaçınılan Ev isimli üç bağımsız hikaye var.
Ilk hikaye, kitaba ismini veren Cthulhu'nun Çağrısı öyküsünü anlatıyor. Diğer ikisi de benzer derinlikte, kısa olmasına rağmen detayları tatmin edici doğallıkta yazılmış gizem ve korku hikayeleriydi. Hepsini elimden düşürmeden okuyup bitirdim.
Mistisizim, gerilim sevenler için hazine gibi. Biraz Poe'yu aklıma getirse de bambaşka yazım tarzlarî var. Yine de bir yazarı sevenin diğerine de şans vermesi gerektiğini düşünüyorum.