Neden onların gücü var? Çünkü bu gücü onlara siz veriyorsunuz. Ve sizler korkak olduğunuz müddetçe onların gücü hep olacaktır. Tüm bunlar, yani insanlığın bugün korkunç dediği şey, yeryüzündeki on insanın iradesinden ibaret ve on insan bunu yeniden yıkıp yok edebilir. Bir insan, yaşayan tek bir insan onlara karşı durarak bu gücü yerle bir edebilir. Fakat sizler boyun eğdiğiniz, belki paçamı kurtarabilirim dediğiniz müddetçe, onları can evinden vurmak yerine, onlara itaat ettiğiniz müddetçe, sizler sadece bir kölesiniz ve bunu da hak ediyorsunuz demektir.
Aklımın duvarlarında gezinen kedi gibi kaçamaklardan lokmalarını toplamış.keyfini sürmek için yoluna düştüğü adımlar bir korkuyu da adrenalin ile pekiştirmek.olsun dediği gibi ayakları toprağa değdi ya yeter bencede :))
Televizyon, boş hayatlarımızın hiçliğinden yola çıkarak projeler inşa etmek gibi bitkin düşürücü bir zorunluluktan bizi uzaklaştırır; gözleri aldatarak ruhu anlamın büyük işinden kurtarır.
Arkadaşım deyip, inanıp sırrını açma sakın. Ne kadar güvenilir arkadaş olsa da yakın. Sırrın sende sabredip durmadıysa eğer Arkadaşında sabreder mi, bunu iyi düşün.
Maskeler düştüğünde canın yanar, tenin açıkta kalır, evet. Ama unutma; tenine ilk kez çarpan o özgür ve serin rüzgâr, ancak maskesiz olduğunda seni gerçekten ferahlatabilir.
Akademik içerikli kitapları seviyorsanız öneririm. Zira içerisinde çok fazla kavram var. Psikanaliz; diğer metod ve yaklaşımlardan farklı bir şekilde insanı sorgulayıp insan üzerine çeşitli açıklamalar getiriyor. Herhangi bir ölçüm aleti kullanmaksızın insanın üzerinde ruhsal ve nörolojik anlamda araştırmalar yapan Freud’un psikopatolojiye ilgisi, nevrozların kökenini, etiyolojisini kuramsal ve entelektüel düzeyde bizlere aktardığını görüyoruz.
Freud’un bilinçdışı süreçlerinden bahsetmiş.( dil sürçmesi, serbest çağrışım) Ruhsal dünyanın derinliklerine inip ruhsal aygıtın oluşumundaki sistemleri ele almıştır. (İd,ego,süperego)
“.. yorgun olduğumuz için “dikkat etmediğimiz için bir adı unuttuysak, dilimiz sürçtüyse ya da yapmamız gereken bir şeyi yapmadıysak bu Bachelard’ın daha ileride ‘tembel düşünce’ diye adlandıracağı şeyden kaynaklanır.” (s.11) İstemediğimiz ya da bizim için önemli olmayan bir şeyi bilinçdışına atmamız mümkün. İd ile toplumsal değerlerimiz çatışırsa çatışmanın çözülememesi durumunda mekanizmamız ister istemez bundan rahatsız olacak ve savunma mekanizmasından “bastırma”yı devreye sokacaktır.
Analistlerin amacı yol göstermek değil, kişinin kendini, biricikliğini tanıyıp fark ederek kendini tüm yönleriyle kabul etmesine yardımcı olmaktadır aslında.
<< Lacan’dan da sıklıkla bahsetmiştir okumadan önce ne gibi çalışmalar yapmış.Lacan’ın arzu ve fantazm kavramlarını araştırmak iyi olacaktır. >>
Genel hatlarıyla; Cinsellik teorisi üzerine üç deneme Hayatım ve psikanaliz Totem ve Tabu Rüyaların yorumu Çocuk cinselliği teorileri İsterik, fantazmalar ve biseksüellikle ilişkileri Bir paranoya vakasının otobiyografisi üzerine Psikanalitik saptamalar Yas ve melankoli (Darian Leader) okumanızda fayda var yıldızlıyorum. *** Bebeklerde aynada kendini tanıma (özfarkındalık ve beden algısı geliştirme) gibi birçok kavramlardan ve kitaplardan söz edilmiş.
Psikanalitik teoriyi önemsememek mümkün değildir.İnsan davranışlarını, insan deneyimlerinin anlaşılması açısından psikanalizin serüveni her zaman devam edecektir.
O zamanlar bu gökbilimci, uluslararası bir kongrede, yeni keşfettiği gezegene dair bir konferans vermiş, fakat giydiği kıyafet sebebiyle kimse ona inanmamış. Büyükler böyledir işte…
Halbuki ne şeytana azizim, ne şeytanı ? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... içimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... iradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçmak alışkanlığı var...
Kuyulardan çıktım, iklimlerin fırtınalarından geçtim. Arşınladım yolları, yamaçları tırnak tırnak… Sözde senden kaçıyordum. Bir sen bir ben ıssız sahranın çöllerinde iki kum tanesi, birbirine yapışık talihleri… Ne uzaklaşıyordum ne uzaktaydın; ne yakınımda ne yakınında ama hep aynı dairenin kucağında. Üç virgül ondört’ün sınırı gelmeyen uzun yolculuğunda bir değil her yanım tutsaktı sana… Anne ninnisinden uzak ağıtlarıma tutunurken bir başıma devesiz bedeviydim kızgın güneş altında. Gölgene sarılmak yeterdi yoluma kazdığım çukur ömrümü gömmeseydi. Biliyorum! Zamanın not tutulmuş tarihinde saklandık. Ne sen sobelemek için bir gayrette ne ben ebelenmek için oyundaydım. İkimizde suskun dili lal Hüthüt gibi Anka’dan medet ummaktaydık. Kırık bir aynaya gömmüştüm umutlarımı. Bin olup karşıma dikiliyordu yeniden. Cevapsız sualler zihnimde işgallenirken vazgeçmenin ağırlığıyla sırçamdan bana doğuyordun yeniden. Her doğuşta ölüyordum sensizlikten… Harflerim hep ünsüzdü. Cümle kursam sesi ulaşmayacaktı kulaklarına. Hangisini seçsem anlamsız geliyordu boyumuzdan büyük aşkımıza. Büyük de konuşmamıştım ama çok büyük susmuştum o yıllarda… En büyük ceza buydu bana ve sana…
Affeder misin sendeki beni? Biriken zamandan sıyırıp siler misin gözlerimi? Temizler misin ruhuma, bedenime çöken kiri? Çok yoruldum. Hayatın patikasından hasretine tutundum. Her şeyin gibi hasretinde özeldi yaralarımı örten sargı, ağrılarımı dindiren merhemdi. Şimdi! Yalnız bir palmiye altında bekliyorum. Kiraz ağacı dallarındaki şarkılanan cıvıltılardan uzak, martıların alaycı bakışlarında kendimi arıyorum. Bana kurduğun o cümleyi “ Seni sevdiğimi daha nasıl söyleyeyim; caminin minaresinden mi duyurayım?” Çığlığını çok daha net duyuyorum.
Sizler, kaleminizle başkalarının sırtına bıçak sapladığınızı sandığınız o anlarda bile, aslında kendi ruhunuzun otopsisini yapıyorsunuz; çünkü bir insan, ancak kendi içindeki cehennemin rengiyle görebilir dünyayı. Başkalarına yamamaya çalıştığınız o kirli çamaşırlar, başkasının tenine değil, yalnızca sizin kendi ellerinizle kirlenmiş ve bizzat kendi ellerinizle deşifre edilmiş çürümüş vicdanınıza giydirilmiş birer kefendir. Bilmez misiniz ki; başkalarını suçlamak için harcadığınız her nefes, yazdığınız her cümle, dünyaya ilan ettiğiniz o zavallı suç ortaklığınızın imza kaşesidir. Siz kendi kirli çamaşırlarınızı başkasının ipine astığınızı sanırken, rüzgâr o çamaşırları savurur ve geriye kalan tek hakikat vuku bulur. İnsanlara okuttuğunuzu sandığınız her kınama, aslında kendi ellerinizle kendi maskenizi yırtıp attığınız, kendi pisliğinizi tavanlara fırlattığınız ve en nihayetinde kendi yüzünüze tükürerek kendi heykelinizi yıktığınız o aciz ifşadan başka bir şey değildir.
Bir başkasını karalama opsiyonunuz ne yazık ki sizi yazdıklarınızla mezara kadar takip eder.
İşte orada sizi kimse alkışlamaz. Çünkü bilinir. Yazdıklarınız sizdir. Mezarlarda alkış yoktur.