Ne zaman yüreğim şişse ki hep şişti yüreğim, ağzımı bir bidonun içine sokup bağırıyorum! Bağırıyorum! Bağırıyorum! Nefesim kesilene kadar bağırıyorum. Yoksa çatlar ölürdüm. Belki de bunun için hâlâ yaşıyorum. — Neden bir bidon? Kimse çığlığımı duymasın diye!
İnsan, aklını aç ve muhtaç bir bebek farz edip kaşık kaşık bilgiyle doyurmalı. Ama nasıl ki bazı yiyecekler bebeğe ağır gelirse, bazı bilgiler de akla ağır gelir, onu da unutmamalı.
Zira Aziz Nesin ülkemizde şöhretini mizah yazarı olarak yapmıştır. Üstelik bu şöhret öyle, öteki yazarlarımızın olduğu gibi üç beş bin kişilik bir mutlu azınlık şöhreti de değildir, düpedüz halk arasında, halka dayanan bir şöhrettir. Hem bu şöhret öylesine haklı, öylesine saygı duyulacak bir şöhrettir ki, yurdumuz sınırlarını aşarak dünyanın pek çok ülkesine yayılmış, Aziz Nesin'in büyük bir sanatçı olduğu gerçeği de yurdumuzdaki kuş beyinli üç beş bağnazın dışında, dünyanın hemen bütün otoriteleri tarafından kabul edilmiştir. Aslında bu bir kabul edilmeden de öteye, değerini dünyaya kabul ettirmektir.
Ortodoks inanç, her bireyin kendine özgü bir iç sesi ve asla tekrar edilemeyecek deneyimleri olduğuna inanır. Her insan dünyaya farklı açılardan yansıyan özgün bir ışık huzmesidir, her biri evrene renk, derinlik ve anlam kazandırır. Bu nedenle bireylere dünyayı deneyimleyebilmeleri adına olabildiğince özgürlük tanımamız, iç seslerini dinlemelerine ve içlerindeki doğruyu paylaşmalarına izin vermemiz gerekir. Siyasette, ekonomide ya da sanatta bireylerin hür iradesi, devletin çıkarlarının ve dini dogmaların önünde olmalıdır. Bireysel özgürlükler dünyayı daha güzel, daha zengin ve daha anlamlı kılacaktır.
En âşık olduğumuzda huzursuzlanmamız, en huzurlu olduğumuzda anlaşılmaz bir şekilde sıkıntılarla sarsılmamız, gerçek bütünleşmeyi bir türlü başaramamamızdan. Herkes, kendi ruhunun derinliğine göre değişik acılarla ve sarsılmalarla yaşıyor bu trajediyi.
Nokta Benek Oldu, Benek Damla Oldu, Damla Şekil Oldu, Şekil Çocuk Oldu
Nasıl ve nerden başlayacağımı bilmiyorum. Bir şeyler karalamak için beklemek istemedim. İçimdeki bu sızının geçmesinden korktum. Geçer mi bilmiyorum ama..
Hikayemiz Bruno adında bir çocuğun eve gelmesi ile birlikte eşyalarının toplandığını görmesi ve taşınacağı haberini alması ile başlıyor. Kitap konusu hakkında hiç fikrim yokken benim için olağan bir başlangıçtı. Taşındığı yerde camdan baktığında gördüğü insanları anlattığı kısımlar ise konunun fantastik bir takım olaylar içerdiğini düşündürttü. Ama sonra. Ahhh sonra. Yahudi soykırımını çok farklı bir açıdan, bir çocuğun saf ve temiz kalbinden anlatıyor. Öyle ajitasyon yapmadan, olayların detaylarına girmeden okurun damarına basıyor. Bunu becerebiliyor. Konu hakkında neler yazabilirim bilmiyorum. Canım acıyor çünkü. Kitabın üzücü sonuna mı, acı verici konusuna mı yoksa bir çocuğun en kötü olayları bile algılayış biçimine mi üzüleyim bilemedim. Bir ara Uçurtma Avcısı kitabı geldi aklıma. Emir’in Hasan’ı saat çalma olayında görmezden gelmesi gibi Bruno’nun en yakın dostunu görmezden gelmesi.. Ama çocuk kalbi biz büyükler gibi değil. Unutuyor. Daha çok mutlu olmaya yatkınlar. Dünya’yı algılayış biçimleri çok farklı. Ayrımdan haberleri yok.
Olay çocuk olunca insanın damarından akan kan bile bir deli akmaya başlıyor. 1970 yılında basılmış bir kitap, 1940 yıllarını anlatıyor ve sonunda ‘’elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olamaz, BU ZAMANDA VE BU ÇAĞDA TABİİ Kİ!’’ yazıyor. Ne acı verici değil mi? Değişen hiçbir şey yok. Çocuklar hala ölüyor, insanlar katlediliyor, kendilerini dilinden, dininden, renginden dolayı üstün gören bir grup, kendi gibi olmayan başka bir gruba zulüm ediyor. Çocuklar hala ölüyor. Ölüyor. Ölüyor.
Kitabın beni etkileyen kısımlarına geçeyim en iyisi. İştahla başladım yazmaya ama sanırım çok fazla bir şey yazmak istemiyorum. Kalbim bir miktar sıkışıyor. Tüm bu olanların daha kötülerinin yaşandığını düşünmek, daha kötüsü bilmek.
Çocukluğun en saf halini soykırım gibi bir olay ile ön plana çıkarabilmiş olmak büyük meziyet. Ve okuru oldukça ikileme sokan bir durum. Kitabı okurken ne kadar salaksın sen Bruno diye kızarken birden o daha çocuk diye kendimi sakinleştiriyordum. Bruno’nun çocuksu bencilliğine kızmaktan kendimi alıkoyamıyorken dostunun olağandışı olgunluğu ile sakinleşiyordum. Bu olayı bir çocuk üzerinden işlemek ve okuru bu şekilde duygu fırtınasına maruz bırakmak.. Oldukça başarılıydı. Kısa ama başarılı olan kitapları çok seviyorum. Tüm olay örgüsünü en yalın hali ile anlatıp ortaya muhteşem bir şaheser çıkarmak. Yaşamak kitabında da aynı hisse kapılmıştım. Sade ve yalın anlatım ile tüm duyguları okura geçirebilmek. Muhteşem.
Kitabı beğendim. Ve filmi içinde oldukça güzel yorumlar aldığımdan dolayı ilk fırsatta filmini de izlemeyi düşünüyorum. Sadece hazır içim yanıyorken sıcağı sıcağına izlemeli miyim yoksa tekrar içimi yakmak için biraz soğuduktan sonra mı izlemeliyim buna karar vermem gerekiyor. Bakacağız artık…
"Sevgi kültürü içinde evliliğin temeli bir tarafın erkek ve diğerinin kadın olması değildir. Evliliğin tarafları 'erkek insan' ve 'kadın insan', ailede insan insana temeller üzerine kurulu bir aile olacaktır."
"Kavurucu ateş bir dağ doruğunda Büyük bir orman içinde ışıldar hani, Görülür parıltısı ta uzaktan, Yürüyen ordularda silahların parıltıları Öylece göklere ağıyordu yayıla yayıla."
Gece Yarısını DÖRT Geçe'nin devamını anlatan ikinci kitap. Toplamda, birbirinden bağımsız iki korku hikayesinden bahsediyor.
Ilk hikaye sakin bir kasabada sigortacılık yapan bir adamın, küçük bir konuşma hazırlamak için kütüphane gitmesiyle başlıyor. Bu kütüphane oldukça anormal ve tehlikeli bir yaratığı da içinde barındırıyor. Bu yaratık oldukça eskiye dayanan bir tarihe sahip. Bizim sigortacıdan ne istediği de tam bir gizem. Okudukça hem sigortacı Sam ile aynı korkuları yaşıyorsunuz hem de hikayeye kendinizi iyice kaptırıyorsunuz.
Ikinci hikayede ise doğum günü hediyesi olarak bir fotoğraf makinesi alan delikanlının, makinenin çektiği fotoğrafların bugüne ait olmadığını anlaması ve fotoğraflarda beliren yaratıktan kurtulmaya çalışmasını okuyoruz. Bu hikaye de ilki gibi dehşet vericiydi. Derslerim olmasa bir günde bitirecektim tüm kitabı. Hem korkarak hem de zevkle okudum iki hikayeyi de.
King'in kalemi yine olağanüstü. Fantastik ve korku türünde çok geniş ve hayranlık uyandırıcı bir hayal gücüne sahip.
Özellikle korku ve gizem türünü sevenlere şiddetle tavsiye ederim Stephen King romanlarını.