“Bana bu sanatı öğretene anam ya da babammış gibi saygı göstereceğim. Servetimi onunla paylaşacak, gerektiğinde bütün ihtiyaçlarını karşılayacağım. Çocuklarını kendi kardeşlerim gibi görecek, isterlerse bu sanatı onlara karşılık beklemeden öğreteceğim. Tıp Yasası’na göre genel ilkelerini açıklayarak, dersler vererek ve her türlü öğretim yöntemini kullanarak bu sanatı, kendi oğullarıma olduğu kadar öğretmenimin oğullarına ve yeminli öğrencilere de anlatacağım.
Uygulayacağım yöntemler, yeteneklerime ve muhakeme gücüme göre hastalarımın yararı doğrultusunda olacak, onlara zarar vermekten kaçınacağım. Benden istense bile kimseye öldürücü bir ilaç vermeyecek, bu konuda tavsiyede bulunmayacağım ve özellikle de hiçbir kadına çocuk düşürmesinde yardımcı olmayacağım. Kimin evine gidersem gideyim yalnızca hastanın iyiliğini düşünecek, kötülük ve ahlaksızlıktan sakınacağım; en önemlisi, kadın ya da erkek, köle ya da özgür insan, hiç kimseyi baştan çıkarmaya çalışmayacağım. Hastaya bakarken ya da onun yanından ayrıldıktan sonra, özel yaşamla ilgili, dışarıda yüksek sesle söylenmemesi gereken ne görürsem göreyim ve ne duyarsam duyayım, bu konuda tümüyle sessiz kalacak, gördüklerimi ve duyduklarımı kutsal bir sır sayacağım.”
Daha ilk dakikadan bizi maceranin icine surukleyerek hikayeye ilk seferde baglanmamizi saglayan bir eserdir. Boyle yapimlari seviyorum lafi dolandirmadan konuya giriyor. Ilk tercihim olmaz ama efsaneyle tanişmamizda temel yapi taşidir
Aynı yolun yolcuları, severek bitirdiğim güzel şiir kitaplardan biri oldu. Günlük hayatın güzelliklerini, doğanın eşsiz suretini ve dinimizin güzel yönlerini konu edinen birbirinden güzel şiirlerden oluşuyor. Özellikle çocuklar ve gençler okumalı. Değerlerimiz en güzel şekilde nakışlanmış. Şairin kalemine sağlık.
Kitabın Adı : Od - Bir Yunus Romanı Yazarı: İskender Pala Yayınevi : @kapiyayinlari Türü: Roman Basım Yılı: 2012 Sayfa Sayısı: 359 Sayfa
Düşünceler:
Cennet cennet dedikleri Bir kaç köşkle bir kaç huri İsteyene ver onları Bana seni gerek Seni
Bu dünyadan gider olduk Kalanlara selam olsun Bizim için hayır dua Kılanlara selam olsun
Bereketli Anadolu topraklarına neredeyse taş eksek meyve biter. Sadece bitki değil sonsuza kadar meyve veren insanda yetiştirdi bu kâdim topraklar. Nice gönül erleri ,Hak Aşıkları iman mayaladı güzel ülkemize.
Yunus 'da bunlardan biridir. İlahi aşkın üstadı Aşık Yunus. Namı diğer Yunus Emre. Tapduk Emre dergâhında ham giren pişerek çıkan Yunus.
İnsanlara sevmeyi , inanmayı , Allah 'a Ram olmayı öğreten Yunus ile ilgili nice kitaplar yazılmıştır. Lakin böyle güzeli yazılmış mıdır bilmiyorum.
İskender Pala Üstadım almış kalemi eline yine destan tadında bir kitap yazmış bizlere. Aşkı anlatmış , meşki anlatmış, Yunus 'u anlatmış.
Tarihsel gerçeklere sadık kalarak ,hatta bu konuda profesyonel yardım da alarak ,okuyarak ,araştırarak gül misali aşk kokan bir kitap yazmış.
Aşkı 'da anlatmış ama dönemin çalkantılı, bölünmüş, yer yer yıkılmış Anadolu'sunu da resmetmiş . O kadar ki okurken sanki görüyoruz Konya 'yı , Kayseri 'yi , Anadolu 'yu.
Konusu güzel, anlatımı akıcı ( birazda kalbimizi yakıcı) .Bir solukta okunuyor. Güzel bir etki bırakıyor bittiği için biraz buruk olsa da tadı
Alın okuyun. Daha ne bekliyorsunuz ? Neyi bekliyor sunuz ? Niye bekliyor sunuz ? Mutlaka okuyun ama mutlaka. Bitirince ne demek istediğimi anlayacaksınız hatta duymasam da teşekkür edeceksiniz
Adnan Arduman "DAHA DÜN GİBİ" Zaman Değil, Duygular Hatırlatır
"Ben gelecek için hiçbir endişe duymadım. O yeterince hızlı geliyor." - Albert Einstein.
Edebiyat dünyasında bir esere yaklaşırken sadece metnin kendisi değil; yazarı, yazıldığı dönem, önceki çalışmaları ve okuyucuda uyandırdığı izlenim önem kazanıyor. Bu bağlamda, yeni okuduğum “Daha Dün Gibi” kitabı, yalnızca kurgusal bir roman olmanın ötesine geçerek, modern insanın zaman algısı, yalnızlığı ve dönüşümsel hâlleri üzerine düşündürücü bir alan açıyor.
Sadece bireyin içsel dünyasını değil, onu kuşatan teknolojik ve toplumsal evrimleri de sahneye koyuyor. Böylece Arduman’ın yazınsal serüveni, bireysel deneyimden evrensel temalara doğru genişleyen bir yelpazeye dönüşüyor.
Önceki kitaplarını okuma fırsatım olmadı, henüz yazarımız ile yeni tanıştım ama en kısa sürede arayı kapatacağım. Fakat kendisinden kısaca bilgi vereceğim. Kişisel web sitesinden Hakkımda yazısını aynen alıntılıyorum.
“Adnan Arduman, 1953 yılında İstanbul’da doğdu. Saint-Benoit Lisesi’ni bitirdikten sonra I.N.S.A. de Lyon Mühendislik Okulu’ndan makine yüksek mühendisi olarak mezun oldu.
Kurucu ortaklarından olduğu Açık Radyo’da bir süre müzik programları yaptı. Müzik sistemlerine olan ilgisi sonucunda kendi lambalı amplilerini tasarlayıp üretti. Yurt dışındaki dergilere Hi-Fi üzerine eleştiri ve tanıtım yazıları yazdı. Ses tutkunlarının sıklıkla uğradığı, geçmişi 20 yıla yaklaşan müzik sistemleri konusunda uzmanlaşmış firması Timpani Audio’da çalışmalarını sürdürüyor.
Fotoğraf sanatıyla da yoğun ilgisi olan Adnan Arduman’ın siyah beyaz sokak fotoğraflarından oluşan “Kapıların Dışında” isimli sergisi, 2017 yılında Schneidertempel Sanat Merkezi’nde izleyicilerin beğenisine sunuldu. Arduman yazma serüvenine öyküyle başladı. “Kaçış” isimli novellasının İngilizce çevirisi “Run Away” ismiyle 2018 yılında amazon.com’da yayınlandı. Yayınlanmayı bekleyen on altı öyküsü bulunan Adnan Arduman’ın “Komşudaki Hamam Böcekleri” kitabı ilk roman çalışmasıdır.
Son romanı “Daha Dün Gibi” 2025 yılında yayınlanmıştır”
Zaman, Bellek ve İnsan İlişkileri
“Daha Dün Gibi”nin temel temalarından ilki zaman. Ana karakter Can’ın 2022’den 2191’e geçişi, yalnızca fiziksel bir zaman atlaması değil, aynı zamanda zihinsel ve duygusal bir yolculuk. Arduman, gelecekteki dünyayı betimlerken, insanın hâlâ geçmişine, hatıralarına ve duygusal bağlantılarına sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösteriyor. Geleceğin gelişmiş teknolojisi bile insanın içsel karmaşasını çözmekte yetersiz kalıyor.
Bellek, romanın bir diğer temel taşı. Can’ın hatıraları, onu bugüne ve geleceğe bağlayan bir köprü vazifesi görüyor. Yapay zekâ ve ileri teknolojinin her şeyi yönetebildiği bir dünyada bile, insan hafızasının önemi sarsılmaz. Arduman, belleği hem bir duygusal pusula hem de bireysel kimliği tanımlayan temel bir unsur olarak ele alıyor.
Teknoloji ve insan ilişkileri arasındaki denge, kitabın en düşündürücü yönlerinden biri. 2191 yılında yapay zekâ günlük yaşamın merkezinde, sağlık sistemleri neredeyse kusursuz. Fakat bu ilerlemeye rağmen insanlar arasındaki duygusal bağlar hâlâ kırılgan, yalnızlık hâlâ yaygın. Roman, teknolojik üstünlüğün mutluluk ya da tamamlanmışlık getirmediğini, insan ilişkilerinin ve duygusal zekânın hâlâ hayati olduğunu hatırlatıyor.
Son olarak yalnızlık, Arduman’ın karakterleri ve olay örgüsü üzerinden derinlemesine işlenen bir tema. Can, gelecekteki dünyada fiziksel olarak hayatta olsa da, zamanın ve teknolojinin yarattığı mesafe onu özlem, kayıp ve izolasyonla yüzleştiriyor. Yalnızlık, romanın hem bireysel hem de toplumsal bir metaforu; insanın kendi iç dünyasında ve toplumsal yapıda nasıl konumlandığını sorgulatıyor.
Yapay zeka, teknoloji ve yazılım alanında hizmet veren bir şirket sahibi olarak konulara kendimi çok yakın hissettim. Bu nedenle daha fazla ilgimi artırdı. Yazarın dili yer yer ironik, yer yer melankolik, hem güldürüyor hem düşündürüyor. Ben kitabı okurken çok keyif aldım ve sürekli gülüyordum : ))) Bazı satırlarda “yaşam dün gibiyken”, bazı satırlarda “yarın ne getirir bilinmezken” hissiyle okuyoruz. Bu duygu geçişleri kitabın temel dinamiğini oluşturuyor.
Tüm bunların dışında Can’ın hikâyesinde, 2191’de uyanmadan önceki hayatına dair en sıcak anılardan biri, eşiyle Beyoğlu’nda geçirdiği bir gündür. O gün, İstiklal Caddesi’nde yürüyüş yaparken, birbirine bakışları, kahkahaları ve paylaştıkları küçük anlar onun hafızasında silinmez bir yer edinir. Arduman, bu sahnede sadece Can’ın duygusal dünyasını değil, aynı zamanda eski Beyoğlu’nun ruhunu da ustaca yansıtır. Sadece Beyoğlu değil, İstanbul’un nefesini hissedebiliyorsunuz. İnci pastaneleri hakkında kitabın ilerleyen bölümlerinde Profiterol ile ilgili bir hatıra var. Okurken kahkaha attım. Sanırım Adnan Bey’in ay burcu Balık, senaryo yazma konusunda şahane.
Son olarak Arduman’ın müziği anlatma biçimi, teknik bir ayrıntıdan ziyade bir ruh hâli gibi işliyor metne. Müzik otoritesi değilim sadece güzel müzikleri dinleyip, şarkı söylemeyi seven biri olarak, müzik ve edebiyatın kol kola şahane durduğunu söyleyebilirim. Beethoven’ın keman konçertosunu dinleyerek toplantıya gidiyorum şimdi.
Geldim… Sözle değil, yürekle. Sessizce ama kararlı, Bakışlarının derinliğinde durmaya geldim.
Geldim işte, Yılların öğrettiği gibi usulca, Kendimden emin, senden etkilenmiş halde…
Ve gözlerine bakarak diyeceğim sana: Geldim…
Geldim… Suskun geçen mevsimlerin ardından, Kalbimde sakladığım en net hisle geldim sana.
Geldim işte… Yorgun değil, umutla. Kırılmış değil, kabullenmiş bir kalple. Sadece senin gözlerinde dinlenmeye geldim.
Ve gözlerine bakarak, hiçbir kelimeye sığmayacak bir sessizlikle diyeceğim: Geldim...
Geldim... Usulca, rüzgârın tenine dokunduğu gibi… Sessizce, ama içimde binlerce sözcükle. Yolumun sonu senmiş gibi, Ve kalbim sana çoktan varmış gibi geldim.
Geldim işte… Yılların ağırlığını dışarıda bırakıp, Sadece sevgimi aldım yanıma. Bir bakışına sığınmak, Bir gülüşünde soluklanmak için geldim.
...kimse bu derece korkunç bir tutsaklık yaşamamıştır; hiçbir tutsaklıktan kurtulmak, bireyin kendi kendini tutsak bıraktığı tutsaklıktan kurtulmak kadar olanaksız değildir!