Editörlüğünü yaptığım "Dar Kapı" için yazdığım arka kapak yazısını inceleme olarak paylaşmak diliyorum: “İnsan kendisi için derin bir bilmecedir.”
Şaidin Büyükbayram, Dar Kapı’da okuru, gerçekliğin sınırlarında dolaşan, tekinsiz ama bir o kadar da tanıdık dünyalara davet ediyor. Bu dünyada insanlar, yüzlerini birbirine değil, ellerindeki aynalara dönüyor; hayatı sadece kendi akislerinden izleyerek geri geri yürüyorlar.
Burada modern zamanın gürültüsü bir "ses" olup insanın üzerine çullanırken kurumsal kulelerin yer altı dehlizlerinde çalışanlar, belleklerini bir kaska teslim edip kendi ölümlerini gazetelerden okuyorlar. Bazen bir kapı sahibini odasına hapsedip onunla inatlaşıyor; bazen de bir deniz “mutlu ölmek” isteyenlere hayatın o sert ve tuzlu tokadını atıyor.
Şaidin Büyükbayram; kanserle savaşan küçük bir kızın şiir dolu umudundan sakat bir atın kaderini paylaşan Mustafa’nın yalnızlığına, kendi kapısının önünde bekleyenlerden içindeki boşluğu bir kuş yuvasıyla doldurmaya çalışanlara kadar insan olmanın kırılgan hallerini büyük bir hassasiyetle işliyor.
Dar Kapı sadece bir öykü kitabı değil; insanın kendine, ötekine ve hayata ördüğü duvarların, taktığı maskelerin ve maskelerin ardındaki sessiz çığlıkların bir dökümü.
Hepimiz bu kapının önündeyiz. Ve belki de asıl mesele kapıdan geçmek değil eşikte beklemeyi bilmektir.
Batı dünyasının bilimselliğini sağduyu filtresinden geçirdikten sonra, doğruları kabul edip, yanlışları ayıklayıp, bizim kadim insanlık birikimimizle zenginleştirip bilim camiasına sunmak ... Kulağa ne hoş geliyor, değil mi?
Hepimiz sosyal nezaketin kurbanı değil miydik? Felaketleri zarafetle karşılamaya kendimizi zorunlu hissetmiyor muyduk? Utanmaktansa mahvolmayı, yok olmayı bile tercih etmiyor muyduk?
Emily Brontë öldükten sonra, kardeşi Charlotte tarafından tamamlanmış bir kitap. On dokuzuncu yüzyılda yazılmış olsa da dili sade ve akıcı. Fakat çarpık bir zihnin yazabileceği türde basit ve saçma bir kurguydu.
♤ Buradan sonrası spoiler içerir!
Tellioğulları ve seferoğulları gibi iki aile arasındaki düşmanlığın ve aşkın gelecek nesillerde de nasıl sürüp gittiğini anlatıyor.
Karakterler, başka hiçbir insan yokmuş gibi kuzenleriyle evleniyorlar. (Ki bu o zamanda normaldi muhtemelen.) Başka bir karakter kendi oğluna eziyet edip ölümüne sebep oluyor. Diğeri abisinin uyarılarına rağmen kendi oğluna eziyet etmekten çekinmeyecek karakterdeki bir adamla evleniyor. Herkes birbirinden nefret ediyor ve aynı zamanda seviyorlar. Tamamıyla toksik insanlar topluluğu nereden bakarsanız bakın. Her türlü kötülüğü görebilirsiniz. Bu nedenle zamanın Birleşmiş Krallığı'nda yaşamış iki aile hakkında biraz ön izlenim edinmeniz için iyi bir kurgu öyküsü. Tarihi kaynak niteliği taşımıyor ama biz, işin bu tarafını o zamanda yaşamış olan yazarın kaleminden anlıyoruz.
Geçmişinden ve içsel sancılarından kaçmak yerine onlarla yüzleşmek isteyen Seher adındaki bir kadının, Portekiz'den İspanya'ya uzanan ünlü Santiago de Compostela yolunda yürüdüğü hem fiziksel hem de ruhsal arayış hikayesini anlatıyor.
Aklımın duvarlarında gezinen kedi gibi kaçamaklardan lokmalarını toplamış.keyfini sürmek için yoluna düştüğü adımlar bir korkuyu da adrenalin ile pekiştirmek.olsun dediği gibi ayakları toprağa değdi ya yeter bencede :))
Bir işçinin sabahın köründe yola çıkıp akşam karanlığında yorgun bir bedenle evine dönmesi sistemin gözünde bir başarı hikâyesidir. Ne ironiktir ki çalıştıkça yoksullaşırız… “Çalışmak erdemdir” sloganı kapitalizmin en büyük yalanıdır. yoksulların alın teriyle zenginlerin saraylarını ayakta tutan en ustaca kurulmuş sömürü düzenidir. Bu sistemde emek, kutsal bir değer olarak görülmesi gerekirken ucuz bir metadır, satılabilir bir maldır.
Tüketmek için üretmek, üretmek için daha çok tüketmek zorundayız. Reklamlar, markalar, statü savaşları hepsi birer zincir halkası. Modern kölelik, artık zincirlerle değil, maaş bordrolarıyla ölçülüyor. Ve biz hâlâ “daha çok çalış, başarırsın” masalıyla avutuluyoruz. Oysa gerçek şu: Ne kadar çalışırsak çalışalım, sistem bizden hep bir şey eksiltir — bazen uykumuzu, bazen sağlığımızı, bazen de içimizdeki insanı.
“Kapitalist ahlak; emekçinin bedenini aforoz ediyor, üreticiyi en asgari ihtiyaçlarıma indirgemeyi sevinç ve tutkularını yok etmeyi, dur durak bilmeden çalışan bir makine rolüne mahkum etmeyi ideal olarak benimsiyor.” (s.3) yıldızlı alıntı ve kitabın anafikri diyebileceğim alıntısı.
Tembellik Hakkı”, aslında yaşama hakkıdır. Günün üçte ikisini çalışarak, kalanını yorgunlukla geçirerek yaşamak, yaşamak değildir.
İspanyollar için çalışmak kölelikten beterdir. (s.4) Türkler için ise “hayatta kalma mücadelesidir.” Sömürü, sadece biçim değiştirir. Bir zamanlar ağalar vardı, şimdi şirketler var. Emek, hâlâ aynı değersizlikle el değiştiriyor.
İncilde mattada geçen kır zambakları ile ilgili bir ayet var hatta kierkegaardın kır zambakları kitabında da geçiyor.” İnsan durgunluk içinde yaşamayı kuşlara ve çiçeklere bakarak öğrenebilir. Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü uzatabilir ki? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın.
Gözlerinizi ağlamaya, kalplerinizi tefekkür etmeye alıştırınız. Dünyayı düşünmek ahireti tefekkür etmeye engel, Allah dostlarına bir cezadır. Ahireti tefekkür ise insanı hikmet sahibi yapar ve kalpleri diriltir
👉 Albert Camus - Veba: Sadece Bir Salgın Değil, Bir Varoluş Mücadelesi 📖 Camus’nün efsanevi romanı "Veba", Oran kentinde aniden patlak veren korkunç bir salgını anlatır. Ancak bu sadece tıbbi bir hikaye değil; insanın "Absürt" (Saçma) bir evrende nasıl anlam bulduğunun, çaresizlik karşısında nasıl dayanışma kurduğunun ve ahlaklı kalma çabasının devasa bir alegorisidir.
1. Olay ve Mekan: 1940'larda Cezayir’in Oran kenti. Şehir, dış dünyadan tamamen koparılır, kapılar kapanır. Farelerin ölümüyle başlayan süreç, tüm halkı ölüm korkusu ve yalnızlıkta birleştirir.
2. Karakterler ve Duruşlar: Camus, her karakterle farklı bir felsefi yanıtı temsil eder:
Dr. Bernard Rieux: Görev bilinci ve direniş. Vebayı "yenilgi" olarak görse de, ahlaklı kalmak için savaşmayı seçer. Kahramanlık değil, sadece işini yapmaktır.
Jean Tarrou: Masumiyet ve barış arayışı. Tanrı'ya inanmadan "aziz" olmaya çalışır. Vebayı iç kötülüğün bir sembolü olarak görür.
Peder Paneloux: Başta salgını Tanrı'nın cezası olarak görür, ancak masum bir çocuğun acı çekerek ölmesine şahit olunca sarsılır. Teslimiyeti "anlamlandırılamayanı kabul etmek" olarak yeniden kurar.
Raymond Rambert: Başta şehirden kaçmaya çalışır. Sonunda, başkalarının acısı varken tek başına mutlu olmanın utanç verici olduğunu anlar ve dayanışmaya katılır. Cottard: Kaos ve suç. Veba onun için kurtuluştur çünkü aranırken, salgın yalnızlığını ve suçluluğunu gizler.
3. Temalar: Absürt, Dayanışma, Başkaldırı: Veba, Camus'ye göre hayatın anlamsızlığını (Absürt) sembolize eder. Bu çaresizlik karşısında kolektif bir başkaldırı ve dayanışma ortaya çıkar: "Ben başkaldırıyorum, öyleyse biz varız."
4. Siyasi Alegori: Roman, İkinci Dünya Savaşı sonrası Nazi işgaline karşı Fransız Direnişi’nin bir alegorisi olarak da kabul edilir. İzole edilmiş Oran, işgal altındaki Fransa’dır. Sonuç: Kitabın sonunda veba şehri terk etse de, Dr. Rieux şu gerçeği bilir: "Veba basili asla ölmez..." Kötülük her zaman pusuda beklemektedir ve insan ona karşı her zaman uyanık olmalıdır. 🦉✨
Bir gencin bakış açısından yazılmış. Aslına bakılırsa yaşadıklarını ve hissettiklerini doğrudan aktarıyor karakter. Anlatım ne kadar absürt olursa o kadar çok ilgimi çekti. Özellikle bir kısımda elini ceketinin içine atıp sanki yarasını tutuyormuş gibi davranması. Bunu yaparken de hayali yarasının acısını kimseye belli etmemeye çalışması baktığınızda oldukça mantıksız ve tuhaf. Duygudan duyguya atlaması ve çocuksu hayal gücünü sonuna kadar kullanması çoğu yetişkini sıkacak bir durum sanırım. Yine de sürekli belirli bir mantığa dayalı klasik yazım metotlarından sıkılmış olanlar için güzel bir kaçış olabilir bu eser. İçinde bir düzen aramadan sadece okur ve sempati duymaya çalışırsanız çok eğlenceli gelecektir çocuğun dünyası. Hem eğlenceli hem de oldukça kasvetli. Çünkü direkt olarak hayatta bizi tedirgin eden noktalara değinmiyor ve ders vermeye çalışmıyor olsa bile, onun anılarını okurken siz empati yapıyor ve ister istemez can sıkıcı noktaları da yakalıyorsunuz.
Yatağının tam karşısında devasa bir ayna duruyordu. Tabii aynadan ziyade, duvara yapıştırılmış küçük bir göle benziyordu. Ayağa kalktı, zorla sürüklediği bacakları yüzünden yavaşça aynaya doğru ilerledi. Kendi yansımasını bir su birikintisinde izliyor gibiydi. Parmağını uzattı ve dokunduğu anda aynada minik halkalar oluşmaya başladı. Parmağı gerçekten ıslanmıştı.
Samet Düzgün’ün ilk romanı, okuru Zahir’in içsel karmaşasına çekiyor. Gizemli bir tarikatın sırlarıyla örülü bu hikâye, “yaşamak” ile “nefes almak” arasındaki farkı sorgulatıyor. Zahir, unutulmuş anılarının peşinde koşarken, karşısına çıkan kadın onu vicdanını yeniden şekillendirecek bir mücadelenin içine sürüklüyor.
“Parçalanmış bir insanın, parçalanmış bir insana zaafı olurdu,” cümlesi, karakterlerin kırılganlıklarını öyle bir dokunuşla anlatıyor ki, insan ilişkilerinin çelişkilerini yeniden düşünüyorsunuz. Tarikatın ritüelleri ve Zahir’in “Kendi arzularımın değersiz olduğu bu mecrada bulunmak istemiyorum,” çığlığı… Her diyalog, okuru kendi iç sesiyle baş başa bırakıyor.
Samet Düzgün’ün keskin ve şiirsel üslubu, okuru sarsıyor. Zahir’in duvardaki çatlakta gördüğü yansıma, sadece bir metafor değil; insanın kendini sakladığı tüm karanlıklara tutulan bir ayna. Bu kitap, gerçekle yüzleşme cesareti olanlar için. Okuduktan sonra, “yaşamak” dediğiniz şeyin anlamı değişecek…
Cenâb-ı Allah ile olan ilişkimizde haddi aştığımız zaman Allah’ın (c.c.) feyzi ve bereketi kesiliyor üzerimizden. Biz bunu fark etmiyoruz. İşlerimiz rast gitmiyor diyoruz. İşte o feyiz ve bereketin kesilmesinden başka bir şey değil.
"Ne tuhaf, insan birini sevmeye başladığında, dünya yaratıldığı günden beri hayatındaymış gibi geliyor. Onun için de aynısını hissediyorsun. O yokken, yere düştüğünde kim kaldırıyordu seni, kaybolduğunda kim buluyordu, kime sığınıyordun, kim arındırıyordu kirlerinden, hatırlayamıyorsun."