aşkın mutlu edeceğini kim söylemiş ki? Seven, acı çeker; aşkın karanlık tarafı budur. Acı çeken hayattan daha çok şey alır, çünkü o zaman daha az yüzeysellik olur yaşantısında.
Gerçekten özgür olan insanlar değil, aksine enformasyonlardır. Enformasyon toplumunun paradoksu ise şudur: İnsanlar enformasyonların esiridir. İletişim kurup enformasyonlar üreterek kendi kendilerini zincirlerler. Dijital hapishane şeffaftır.
Özgür ve sorumlu insan bilincini edinmenin yollarını araştırmak zorundayız biz. Yüzyıllık yalanların, yalnızlıkların sahiplik gibisin olduğu ilişkiler dizisinden gelip çıktık. Biz halkımızın yeteneksiz bir sürü olduğu kavramı ile okutulup zenginleştirilmeye çalışıldık.
Her hayırlı iş belli belirsiz bir gölgeyi bünyesinde barındırıyor. Pürüzsüz sevinçler yok yaşamda. Siyahın içinde beyaz, beyazın içinde siyah. Kaçınılmaz bir durum.
*Halil Cibran’ın üçlemesinin ilk kitabı olan "Meczup"u okumaya "Ermiş"ten başlamam ne yazık ki biraz sıra dışı oldu. Cibran’a göre meczup, toplumun kalıplarına uymayan, özgür düşüncelere sahip ve kendi iç dünyasında yaşayan biridir. Toplum tarafından deli olarak görülse de, aslında gerçekliği daha net gören, derin bir anlayışa sahip bir varlıktır. Yazarın eserlerini okurken bu gerçeği daha iyi anladım. Sürekli kişisel gelişim kitapları okurken yaptığımız gibi, kendi iç dünyamızı sorgulamak ve kendimizle yüzleşmek istiyorsak, "Meczup" en iyi rehberlerden biri olabilir. Bu eser, bizi derin düşüncelere sevk ederek hayata farklı bir perspektif kazandırıyor. Yazara olan hayranlığım bir kez daha arttı. Kitaptan en sevdiğim alıntı ise şu: "Herkes delidir, sadece deliliğin çeşitleri farklıdır." Bu söz, beni her okuduğumda derin düşüncelere daldırıyor. Eğer siz de kendi dünyanızı daha iyi anlamak istiyorsanız, "Meczup"u mutlaka okumalısınız.**
Her şeyin yerli yerinde olması, her işin zamanında yapılması, her sözün yakışık aldığı gibi söylenmesi gerektiği şeklindeki saplantımın düzenli bir kafaya yaraşır bir ödül olmadığını, tam tersine doğamdaki düzensizliği gizlemek için kendi uydurduğum bir yapmacıklık gösterisi olduğunu keşfetmiştim; cimriliğimi örtbas etmek için cömert gibi göründüğümü, akılsız olduğum halde ihtiyatlılık tasladığımı, içimde bastırdığım öfkelerime yenik düşmemek için uzlaşıcı olduğumu, sırf başkalarının vaktini ne kadar az umursadığım anlaşılmasın diye dakik davrandığımı da anlamıştım.
Bilip bilmezlenmek, görüp görmezden gelmek, işitmek ama duymamış gibi davranmak sevgi olabilir miydi? İnsanların birbirleri için reva görmedikleri tavırlar sevgi işinde meşru kabul edilebilir miydi? Eğer öyle ise sevgiye zarar erişir, masumiyeti gider miydi? Bir şeyin haddi aşınca zıddına dönüştüğünü biliyordum.
Başlarda belki de hoşa giden, ilgi çeken farklılıklar zamanla hoşa gitmez olur ve iki taraf da birbirini değiştirmeye çalışırken birbirlerini çok fazla yıpratıp sevgilerini tüketmeye başlarlar.
Çok gezmek gerek vakit varsa. İmkân varsa yeni diyarlar görmek lazım. Yeni insanlarla bir araya gelmek gerek yeni fikirler edinmek için. Yeni tecrübeler kazanmak için yeni mücadelere girmek lazım. Gerek ve lazım kelimelerine yeni cümleler eklemek elzem.
Şu yalnızlık çıkmazında önümde niye sen varsın Niye her şey bir anda kayıyor sen kayıyorsun Kalbim niçin bu kadar yabancı sen niye yoksun Bir sam yüklü geceleri içimden atamıyorum Niye bunları bir anda unutamıyorum
Bil ki dünya, her gelene gönül veren, her gönül verdiğine söz veren, seninim diyen bir aşüftedir. Dışı altın ile kaplanmış kara bir taştır. Aldanma rengine. Renk geçer gider, sen özü ara; suret silinip yiter, sen gözü ara. Unutma, dünya hançeriyle yaralarsan gönlünü yara geçer de izi kalır, derdi biter de sızı kalır. Sen kıymetsize değil, kıymeti sonsuza talip ol. Zira bir sultana köle olmak, kölelere sultan olmaktan daha evladır..
Eğer Tanrı'ya inanıyorsam sonuçta inanmak da benim seçimim. İçimdeki ben Tanrı'ya inanmam gerektiğini söylediği için inanıyorum. İnanıyorum çünkü Tanrı'nın varlığını hissediyorum ve kalbim bana Tanrı'nın orada olduğunu söylüyor. Eğer Tanrı'nın varlığını artık hissetmiyorsam kalbim bir anda Tanrı'nın olmadığını söylemeye başlıyor ve inanmayı bırakıyorum. Her iki durumda da tek otorite hislerimdir. Tanrı'ya inandığımı söylediğimde bile aslında kendi iç sesime çok daha derinden güveniyor ve inanıyorumdur.