Ülkeler, büyük adamlar için çok heykeller dikecekler ve şanlı yollarda kendilerine iyi kılavuz olanları hep hatirlayacaklardır. Ama Türkiye, dağları delmeli en derinlerde bile olsa arayıp bulacağı en değerli taştan Kemal Atatürk'ün heykelini yapmalıdır. Çünkü Türkiye dost düşman herkesin kıskandığı hayran kaldığı bir insana sahip olma şansına kavuşmuştu. Onun ölümü sadece Türkiye için değil bütün dünya uygarlığı için büyük kayıptır.
Her yaşam milyonlarca seçim ihtiva eder. Kimi büyük, kimi küçük. Fakat bir kararın yerine başka bir karar geçtiğinde, bütün sonuçlar da değişir. Dönüşü olmayan bir sapma gerçekleşir ve bu da başka sapmalara yol açar...
"Bizde" dedi, "Ölmüş bile olsa sevdiklerimizin bedeni azizdir. İnsanın topraktan yaratıldığına, bu yüzden de toprağa karışması gerektiğine inandığımız için de onu toprağa gönül huzuruyla veririz.”
Kitap bende derin izler bırakan, kapağını kapattıktan sonra uzun süre düşündüren bir roman oldu. Zülfü Livaneli yine hem anlatımıyla hem de işlediği konularla beni etkiledi.
Hikayenin merkezinde Maya adında bir kadın var. Sıradan bir üniversite çalışanıyken, hayatı bir anda değişiyor. Almanya’dan gelen yaşlı profesör Max Wagner ile çıktığı yolculuk, onu sadece fiziksel olarak değil, içsel olarak da uzun bir serüvene sürüklüyor. Bu yolculukta hem kendi geçmişiyle yüzleşiyor hem de tarihin unutulmuş, görmezden gelinmiş bir sayfasını aralıyoruz: Struma faciası.
Roman boyunca en çok hissettiğim duygu “yüzleşme” oldu. Geçmişle, yapılan hatalarla, suskunlukla… Ve bu yüzleşmeyi hem bireylerin hem toplumların yaşaması gerektiğini düşündüm.
Zülfü Livaneli’nin sade ama güçlü anlatımı, İstanbul’un atmosferi, Boğaz’ın hüznü ve karakterlerin içsel dünyası o kadar gerçekçi ki, okurken zaman zaman durup düşündüğüm oldu. Hele ki sonlara doğru, bazı sahnelerde gözlerim dolmadan edemedim.
Bu kitap sadece bir aşk romanı değil. Aynı zamanda vicdan, tarih, kimlik ve insanlık üzerine yazılmış çarpıcı bir hikaye. Yaşanmış bir olaydan yola çıkarak bizi tarihle yüzleştiriyor ve bunu yaparken de duygu dünyamıza dokunuyor.
Eğer tarih kokan, ama aynı zamanda duygusal derinliği olan kitapları seviyorsanız, Serenad sizi fazlasıyla tatmin edecektir. Okuyun, okutun.
"Yöneten sınıflar olarak bizler bütün toprakların, bütün makinelerin, her şeyin sahibiydik. Yiyecek getirenlerse bizim kölelerimizdi. Ellerimizdeki bütün yiyecekleri kendimize alır, aç kalmayıp çalışarak bize yiyecek getirmeye devam etsinler diye onlara da azıcık bir şeyler verirdik."
“Her insanın ölümü kendine aittir ve herkes kendi tarzını belirleyebilmelidir. Belki, yalnızca belki, insanın yaşamını elinden almaya ilişkin bir hak düşünülebilir. Ama insanın ölümünü elinden almaya kimsenin hakkı yoktur.”
Din her şeyin ötesinde düzen ister. Sosyal bir yapı kurmayı ve bunu sürdürmeyi amaçlar. Bilimse her şeyden önce güç kazanmakla ilgilenir. Araştırmalarıyla hastalıkları iyileştirme, savaşlar kazanma ve besin yaratma gücü edinebilmeyi amaçlar.
Bu kitap beni ilk sayfadan içine çekti. Hem heyecanlandıran hem ters köşe yapan hem de yer yer gerçekten ürperten bir hikâyeydi. Tam “olayları çözdüm” dediğim anda şaşırttı. Sadece korku değil, aynı zamanda derinden üzen ve psikolojik olarak etkileyen bir kitaptı. Atmosferi o kadar güçlü ki, insanı sarmaşık gibi sarıyor ve bırakmıyor. Gerilim ve duygu yoğunluğu sevenlere kesinlikle tavsiye ederim. 📚✨
Yaşınız ilerledikçe ya da olgunlaştıkça insanların hırsları, heves ve hesapları, iyilik ve kötülükleri daha görünür olmaya başlar. Çünkü insan ‘duruldukça’ içinde yaşadığı resmi daha geniş bir açıyla, daha detayıyla görmeye başlar. Durmak, sindirmektir, olgunlaşmaktır. Yavaşlamak; dünyayı, hayatı,insanı kavramayı daha çok yaklaştırır bizi.