Sürüngenlerin dünyası ile biz insanların davranış dünyası arasındaki farkı asla hafife almamalıyız. Sürüngenlerin içgüdüsel davranışlarını, iştahlarını, korkularını veya fobilerini kendi içimizde anlamlandıramayız. Karmaşık motivasyonlara sahip olan bizler onların basitliğini kavrayamayız; biz davranışlara değer biçer, ona göre karar veririz, aceleci davranarak kendimizi sınırlandıramayız.
Öfke dansı - Aile ve sosyal ilişkilerimizde olumsuzluklar karşısında, öfkemizi ne şekilde kullanacağımızı ve öfkemizi yapıcı, bir hale getirmek için rehber olabilcek bir kitaptır. Toplum tarafından genelde kabul , edilmeyen öfke nedir? Peki öfkelenmelimiyim ? içime mi atmalıyım ? gibi sorulara ışık olacak. Aslında öfke tıpkı diğer duygular gibi yaşanmayı hak eden bir duygudur. Öfkeli anlarımızda hep suçlayıcı, yorumlayıcı, ahlak dersi vermeyi, emretmek gibi eylemlerde bulunuruz. Bu durumda karşı tarafı değiştirme gibi bir çaba sarf ederiz. Bu asla işe yaramayan bir yöntemdir. Aksine enerjimizi gereksiz bir şey için harcamış oluruz. Öfkemizi doğru bir şekilde yönetmek için benliğimizi kazanmamız lazım. Beni öfkelendiren şey ne? Ne düşünüyorum? ne hissediyorum? Değiştirmek istediğim şey tam olarak ne? gibi soruları sormalıyız kendimize. Benliğimizi kazanmamın tek yolu bu. Ciddi anlamda öfke sorunlarının altında yatan tek şey , benliksizleşmektir. Kitap da yaşanmış öfkeyi doğru yerlerde kullanmayı gösteren öykülerle de örneklendiriyor. Öfkeyi bir döngü dansı olarak görüyor yazar. Bu danstan nasıl çıkarız sorusuna yanıt.Tavsiye ederim
Sezai Karakoç hafızasızlığı "iç deniz"e benzetir; hafızasız ve hatırasız iç denizlerden ummana çıkış yoktur çünkü; ufku daralmıştır, gelecek umudunu yitirmiştir dahası kokuşmaya başlamıştır. Kendi olmadan başka kültür ve medeniyetlerle ilişkiye geçilmez. Kendine güveni olmayanlar farklı olanlardan ya ürküp kaçar ya da kendine olan saygısını yitirip teslim olmayı yeğler.
"Aslında ben aşık olmasına olurum. Ama problem şu ki; Tam ben aşık olacakken, Aşk tedavülden kalkar, diye çok korkuyorum..." Ortaya KarışıkFerit Yüksek
Sonda söylemem gerekeni mi başta söyleyeyim; yoksa bunu yazının en başında zaten söylemeli miyim, bilemiyorum. Jodi Picoult ters köşeleri❤️ ben . Ne yazsa okurum dediğim yabancı yazarlar sıralamasında kesinlikle.. İçim yana yana , yakıla yakıla ağlayarak okudum yine. Anne olmam, tıpkı onunki gibi 1 erkek ve 2 kız çocuğuna sahip olmam, ağlayışlarımda etkili olmuş mudur? Mümkün. Ama hal böyle olmasaydı da sonuç fazla değişmezdi. Bu kadının kitaplarını seviyorum çünkü sürekli güncel konularla tüm insanlığı etkileyecek şekilde yazıyor ve sanki yazdığı her şey tartışmaya açık gibi duruyor. Olayları tüm kahramanların bakış açısıyla yazmasına da bayılıyorum. Sonuç olarak dediğim gibi ne yazsa okurum 👌🤌
İlişkilerde sınırlarınızı belirlemenize ve hayır demenize yardımcı olacak 5 öneri: 1. Karşınızdakinin sınırlarına ve “hayır”larına saygı duymak. 2. İlişkilerde değer dengesini koruyun. 3. Duygularınızı ifade edin. 4. Kendinize ait alan yaratın. 5. Kaybetme ve yalnız kalma korkusunu yenin.
Roman, İngiltere’nin ıssız ve rüzgarlı kırsalında geçen iki ailenin,Earnshaw’lar ve Linton’ların çalkantılı hikayesini anlatır. Merkezde ise Heathcliff ve Catherine’in tutkulu ama bir o kadar da yıkıcı aşkı yer alır. Bu aşk, yalnızca iki kişiyi değil, kuşaklar boyu sürecek bir zinciri de peşinden sürükler. Heathcliff’in dışlanmışlığı ve intikam arzusu, onu bir anti kahramana dönüştürürken,Catherine’in kararsızlığı ve sosyal kaygıları, trajediyi körükler.
Bazı kitaplar vardır,bitirdiğinizde iç dünyanızda bir fırtına eser, sanki karakterlerin duyguları sizin kalbinize de uğrayıp geçmiştir. Uğultulu Tepeler tam olarak öyle bir roman.
Emily Brontë bu tek romanıyla bize sadece bir aşk hikayesi değil, derin bir öfke, tutku, intikam ve hırs öyküsü anlatıyor. Heathcliff ve Catherine… Belki de edebiyat tarihinin en çarpıcı, en sarsıcı ikilisi. Ne tam olarak sevilirler ne de nefret edilirler. Çünkü insana ait her duyguya dokunurlar.
Kitabın atmosferi sürekli bir gerginlik içinde,doğa bile karakterlerin ruh haliyle yarışıyor sanki. Rüzgar, sis, uğultular… Hepsi iç dünyayı dışa vuruyor. Bu yüzden roman hem gotik hem de psikolojik bir derinlik taşıyor. Bazı yerlerde ağır ilerlese de bu dilin, anlatımın bir parçası ve dönemin ruhunu yansıtıyor.
Uğultulu Tepeler, huzur değil, çalkantı arayanların romanı. Kırık kalplerin, bastırılmış öfkelerin ve geri dönülemeyen kararların hikayesi. Bittiğinde biraz yorgun ama bir o kadar da etkilenmiş hissediyorsunuz.
Eğer klasiklerden duygusal derinlik bekliyorsanız ve karakterlerin “iyi” ya da “kötü” değil, “insani” olduğu romanları seviyorsanız bu kitap size çok şey katabilir.
“Eskiden bir tek insanın tırnağına taş değse, bir oymağın, bir aşiretin, bütün şu dünyadaki insanların yüreğine değmiş gibi olur, herkesin yüreği sızlardı. Şimdi ya, şimdi herkes biribirisinin ölüsüne basıp geçiyor, basıp geçiyor, basıp geçiyor."
Karşınızdaki insana 100 üzerinden 100 puan vererek başlayın ilişkiye ve yaptıklarına göre puanı düşürün ya da aynı bırakın. Eğer 0 puanla yani hiç güvenmeyerek başlatırsanız o ilişkinin devam etmesi çok zordur.
İnsan aşk için neler yapabilir? Bir insan bilgiye ulaşmak için ne kadar çaba harcayabilir? Herkes sana "yapamazsın" dese de kendine inanarak devam edebilmenin sırrı nedir?
İşte tüm bu soruların cevabı iki kelime de özetlenebilir: "Martin Eden"
Jack London'ın yaşadığı dönemde bugün olduğu gibi sanat, edebiyat ve kitaplar herkes için değildi. Sadece seçkin bir kesimin yani burjuvaların hizmetine ve beğenisine göre tasarlanmış bir sanat anlayışı hakimdi. Eğitim, sadece seçkin bir kesimin emrindeydi, insanlar ya üst neslinden gelen maddi imkanlarla eğitim alarak seçkin bir zümreye dahil oluyor ya da ağır ve zor şartlarda işçilik yapıyorlardı. London'da küçük yaştan itibaren her türlü ağır işte çalışmış; istiridye korsanlığı, boksörlükle, çamaşırcılık, -altına hücum döneminde- altın aramış, cezaevine düşmüş, yeri gelmiş dilencilik yaparak hayatla mücadele etmiş bir insan olarak maceraperest, zorlu bir hayat yaşamıştı. Yaptığı değişik işler ve dünya yolculukları süresince pek çok değişik olayı, farklı insanı ve hayatın acımasız -gerçek- yüzünü görmüştü. Yaptığı gözlemlere göre bir insan dünyada bu ağır şartlar altında çalışmak için gelmiş olamazdı. Bu sebeple daha çok kazanabileceği, aynı zamanda kendisi için bir tutku olan yazarlık mesleğine yöneldi. Bunun için pek çok değişik kitap okudu, eğitimli olmamasına rağmen elinden geldiğince kendini geliştirmeye çalıştı, her türlü felsefi konuyla ilgilendi. Bu sürecin sonunda oldukça kıymetli yazılar yazarak bunları edebiyat dergilerine gönderdi. Bir derginin yazılarından birisini beğenerek 25$ vermesi üzerine yakaladığı motivasyon onu büyük bir yazar yapan kapıyı aralamış oldu.
London'ın yaşadığı döneminde edebiyatın aristokratlar için yapılıyor olması edebi ürünlerin hayatın gerçeklerinden uzak, seçkinlerin hayatını anlatan, mutlu sonla biten bir masallar dünyası haline gelmesine yol açmıştı. London bu anlayışı ısrarla reddederek halkın gözünden, halk için yazılar yazdı. Bu şekilde proleterler için yazı yazan ilk yazardır. Sonuçta hayatın binbir yüküyle mücadele eden insanların trajik yaşamlarını yazdı ve onu her kesimden, her kültürden milyonlarca insan okudu. London aynı zamanda yazdığı edebi metinlerde felsefi bir altyapı sunan ve bu minvalde yazılar yazan da ilk yazardır.
Karl Marx, Herbert Spencer, Friedrich Nietzsche ve Charles Darwin en çok etkilendiği insanlardır. Kitaplarında sosyalizmi çokça anlatmasına rağmen, Nietzsche'nin bireyselciliğini de yansıtmıştır.
İncelemeye London'ın hayat hikayesiyle başlamamın nedeni Martin Eden'in bizzat yazarın yaşamından kurgulanmasıdır. Bunu, yazarın "Martin Eden benim" demesiyle de anlayabiliriz. Martin Eden tıpkı London gibi hayatın zorluklarını çekmiş, kendi döneminde hor görülen bir sınıfa mensup olmasına rağmen sürekli kitaplar okuyarak kendisini geliştirmiş ve yazar olmak için büyük çaba harcamıştır. Tüm bu çabaları da sevdiği bir burjuva kadın için yapmıştır. Martin Eden yazar olmak ve para kazanabilmek için kendini geliştirmesiyle birlikte fikir ve felsefi dünyası da gelişmiş ve değişime uğramıştır. Yalnız eserde Martin Eden figürü London'ın Sosyalist yapısından ziyade bireyselci yapısı ile ön plana çıkmıştır. "Martin Eden bireyselci olduğu için öldü ben ise sosyalist olduğum için yaşadım" diyerek yazar bu durumu kendi tarzıyla ifade etmiştir.
Eserde Martin Eden'in herkesin aksini düşünmesine rağmen kendine inanması, yüksek bir özgüvenle işine sarılıp başarı uğruna vazgeçmeden direnmesi gerçekten takdire şayan bir çabadır. Şüphesiz bunda geçmişte yaşadığı zorlu yaşamın etkisi vardır. O dönem yazarlık yapan entelektüel züppe burjuvaların aksine Martin Eden hayatı her yönüyle görmüş, insanlara ve hayata dair müthiş gözlemler yapmıştır. İlk dönem London'ın hayatında da olduğu gibi pek çok yazısı "üslup" hataları yüzünden yayımlanmamış ya da düzenlenmiştir. Martin Eden eserde başarılı yazarların yazılarını çokça araştırmış ve başarılı olacak tarzı özenle taklit ettiğini belirtmiştir ki gerçekten de London hakkında pek çok yazarın intihal veya benzerlikler sebebi ile eleştirisi söz konusudur.
Eser o dönem dünyanın içerisinde bulunan sınıf çatışmasını bir aşk ilişkisi üzerinden kurgulamıştır. Sevdiği kadını kazanabilmek adına sınıf çatışmasının tam göbeğine düşen Martin Eden, bir yandan hayatın güçlükleriyle mücadele ederken bir yandan da içinde bulunduğu sınıfa yönelen önyargı ve aşağılamayla da mücadele etmiştir. Fakirlik, kimsesizlik, dışlanma gibi olumsuzları haddinden fazla yaşayan kahramanımız eserin ilerleyen kısımlarında tüm bunların üstesinden gelebilecek mi? Bunu da kitabı okuyacak olan okurların merakına bırakıyorum.
London'ın bu maceraperest ve hayatı basit yaşama felsefesi Amerikan Toplumunu ziyadesiyle etkilemiştir. Hatta yine büyük bir yazar olarak addebileceğimiz Charles Bukowski'nin hayatı da London'ın ve eserinde anlattığı Martin Eden karakterine çok benzemektedir. London'ın alışılmış yazar profilinin dışında birisi olması çok anlamlıdır. Eğitim almamış olması, aristokrat olmaması, halktan birisi olması ve buna rağmen büyük bir başarı elde etmesi o döneme kadar yaygınlaşmış olan sanatın burjuvaların tekelinde olduğu imajını yerle bir etmiştir. Bu başarısı şüphesiz ki kendinden sonra ki kuşaklar için bir motivasyon ve güven kaynağı olmuştur. Bir insan okuyarak, kendini geliştirerek, eğitim almadan, yüksek edebi ve felsefi zenginliğe ulaşabileceğinin canlı bir örneğidir. Bugün herkesin sanat üretebilmesi London gibi adamların varlığının bir sonucudur. Bu açıdan London, edebiyat dünyasına emsalsiz hizmetler etmiş bir yazardır. London'ın hangi süreçlerden geçerek bu başarıyı yakaladığı Martin Eden karakteri üzerinden anlatılmaktadır. Başlı başına büyük bir mücadele, aşk ve felsefi derinlik içeren eseri herkesin okumasını tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim :)
"içimde söylemek istediğim o kadar çok şey var ki, fakat çok büyükler. içimdekileri söylemek için uygun bir yol bulamıyorum, kelimeler yetersiz kalıyor. bazen sanki tüm dünya, tüm hayat, her şey içime hapsolmuş ve onları anlatmam için feryat ediyorlar."
"onların gözünde en yüksek davranış bir iş bulup çalışmaktı. onların ilk ve son sözleri buydu. tüm fikirlerini bu iki sözcüğe sığdırabiliyorlardı. Bir iş bul ve çalış!"