İşte gençlik böyledir; gözyaşlarını hemen siler, acı çekmeyi anlamsız bulup reddeder. Geleceğin, geleceğin ta kendisi olan "bilinmez" karşısındaki gülümsemesidir gençlik. Mutlu olmak ona göre doğaldır. Onun soluk alışverişi adeta umut doludur.
Kader, kalbe dıştan etki etmeden önce insanın zihninde ve kanında hüküm sürer. Kişinin kendisini tanıması, kendisini savunmasıdır ve çoğunlukla nafile bir çabadır.
İç dünyamızda neler yaşıyor olsak da bunları kontrol edebileceğimiz farkında olmayı gösteren harika bir kitap. Düşünceleriniz değiştiğinde hayatımız değişir. İnanmak ve zamana bırakmak. Oysa herşey ne kadar basit değil mi?
...İyi midir, fena mıdır orasını bilmem ama, bazen bir şey devirip kırmanın da kendine göre tadı oluyor. Bu bakımdan ne başlı başına refahı, ne ıstırabı tutarım.
"Hadi canım!" dedi hafifçe bağırarak. "Hayalet falan yoktur. Herkes böyle söyler." Ama onlar üstüne neden bu kadar çok öykü vardı öyleyse? Belki de, hayaletlerin gerçek olmadığını söyleyenlerin hepsi, bunu itiraf etmekten korkuyordu yalnızca.
Hayat keşke hep aynı baksa, elleri aynı koksa saçlara bulaşan rüzgar hep aynı yönden esse . Keşke .... ömrün merdivenlerini çıkarken mecburiyetler iz bırakır aslında ... Gerçek bir hikayeden kaçmış cümleler zamanla kitaba dönüşür bence . Hayırlı olsun ,yolun açık olsun diyelim o halde bizde .bakalım daha neler olacak ;)
Konu, 16. yüzyılda Anvers’te geçer. Yahudi genç bir kız olan Esther ile yaşlı bir Hristiyan ressam arasında gelişen beklenmedik bir dostluk etrafında şekillenir .
Öyküde: Esther çocukken Hristiyanların şiddetinden kaçıp bir asker tarafından kurtarılır; sonra bir kilisede Meryem Ana tablosu için modellik yapar .
Ressam, Esther’le tanışınca onu Hristiyanlığa yönlendirmeye çalışır; bu ilişki sevgi, güven, annelik gibi duygular üzerinden “mucize” temasını işler .
“Stefan Zweig’ın okuduğum 2. kitabı… çok karmaşık bir anlatımı vardı… sonrasında olay örgüsünü toparlayarak hikayeyi sürükleyici bir yöne çekebiliyor.”
Harry yeniden dalışa geçti. Onun snitch'i gördüğünü sanan Cho, takip etmeye çalıştı. Harry çok keskin bir dönüşle dalıştan çıktı, Cho ise hızla aşağı doğru inmeye devam etti; Harry bir kez daha mermi gibi yukarı fırladı ve snitch'i üçüncü kez gördü: Ravenclaw tarafında, sahanın çok üzerinde ışıldıyordu.
Hızlandı; metrelerce altında, Cho da hızlandı. Harry kazanmak üzereydi, arayı açıyor, her geçen saniye snitch'e daha da yaklaşıyordu - derken -
"Aa!" diye çığlık attı Cho, parmaklarıyla bir yeri işaret ederek.
Dikkati dağılan Harry, aşağı baktı.
Üç ruh emici, üç uzun boylu, siyahlara bürünmüş, kukuletalı ruh emici, kafalarını kaldırmış ona bakıyordu.
Düşünerek vakit kaybetmedi. Elini cüppesinin yakasından sokup asasını çıkardı ve kükredi: "Expecto patronum!"
Asasının ucundan gümüşi beyaz devasa bir şey fırladı. Onun tam ruh emicilere doğru gittiğini biliyordu, ama durup seyretmedi. Zihni hâlâ mucizevi bir şekilde berraktı, dönüp önüne baktı - hedefine neredeyse ulaşmıştı. Hâlâ asayı tutan eliyle öne doğru uzandı ve parmaklarıyla minik, mücadeleci snitch'i kavramayı başardı.
Madam Hooch'un düdüğü duyuldu. Harry havada arkasına döndü ve kırmızı renkli altı bulanık şeklin hızla ona doğru yaklaştığını gördü. Az sonra bütün takım onu öylesine sıkı kucaklıyordu ki, neredeyse süpürgesinden düşecekti. Aşağıda, kalabalığın içindeki Gryffindorlar'ın sevinç naralarını duyabiliyordu.
"İşte böyle oğlum!" diye bağırıp duruyordu Wood. Alicia, Angelina ve Katie, üçü de Harry'yi öpmüşlerdi, Fred ise ona öyle sıkı sarılmıştı ki, Harry kafasının kopacağını sandı. Takım tam bir karmaşa içinde yere inmeyi başardı. Harry süpürgesinden indi ve bir sürü Gryffindor taraftarının sahaya fırladığını gördü, en önde de Ron vardı. Daha ne olduğunu anlamadan, coşkuyla bağırıp çağıran kalabalık onu sarmıştı.
"Evet!" diye bağırdı Ron, Harry'nin kolunu havaya kaldırarak. "Evet! Evet!"
"Çok iyiydin, Harry!" diye kükredi Seamus Finnigan.
"Müthişti be!" diye seslendi Hagrid, oraya üşüşmüş Gryffindorlar'ın kafalarının üzerinden.
"Bayağı iyi bir Patronus'tu" dedi bir ses Harry'nin kulağına.
Harry arkasına dönüp Profesör Lupin'i gördü. Lupin hem sarsılmış, hem de memnun kalmış görünüyordu.
"Ruh emiciler beni hiç etkilemedi!" dedi Harry heyecanla. "Hiçbir şey hissetmedim!"
"Çünkü - ee - onlar ruh emici değildi" dedi Profesör Lupin. "Gel de bak -"
Harry'yi kalabalığın içinden çıkarıp sahanın kenarını görebileceği bir yere götürdü.
"Mr. Malfoy'u epey korkuttun" dedi Lupin.
Harry bakakaldı. Malfoy, Crabbe, Goyle ve Slytherin takım kaptanı Marcus Flint, yerde darmadağın bir yığın halinde yatıyorlardı. Kendilerini uzun, siyah, kukuletalı cüppelerin içinden çıkarmak için debeleniyorlardı.
Görünüşe bakılırsa Malfoy, Goyle'un omuzlarında ayakta durmuştu. Profesör McGonagall yüzünde katıksız bir öfke ifadesiyle tepelerine dikilmişti.
"Alçakça bir hile!" diye bağırıyordu. "Gryffindor arayıcısına yönelik rezil ve ödlekçe bir sabotaj girişimi!
Hepiniz cezaya kalıyorsunuz, ayrıca Slytherin'den elli puan düşürüyorum! Bu konuyu Profesör Dumbledore'la da görüşeceğim, hiç şüpheniz olmasın! Hah, işte geliyor!"
Gryffindor'un zaferini perçinleyecek bir şey varsa, o da buydu; ite kaka Harry'nin yanına gelmiş olan Ron, Malfoy'un kendini cüppeden kurtarmak için çabalayışını ve Goyle'un cüppenin içine sıkışmış kafasını izlerken gülmekten iki büklüm oldu.
"Haydi, Harry!" dedi George, ite kaka yanına gelerek. "Parti var! Gryffindor Ortak Salonu'nda, hemen şimdi!"
"Tamam," dedi Harry, kendini çok uzun süredir olmadığı kadar mutlu hissediyordu. Hâlâ kırmızı cüppelerinin içindeki takımla birlikte önden giderek stadyumdan çıktılar ve şatoya döndüler.
Bazen sen öyle sözler sarfedersin ki, eğer konuşmamış olsaydın günaha girmeyeceğin gibi, şimdi ve ileride de zarara uğramazdın. Bunu bir misalle anlatalım:
Bir cemaatle beraber oturursun. Onlara yolculuklarından bahsedersin. Yolculuk esnasında gördüğün dağları, nehirleri, başından geçen olayları, hoşuna giden yemekleri, elbiseleri, seni