SİSLERİN İÇİNDEN DÖNEN ADAM
O gün her şey normal başlamıştı. Hatta normalden daha yoğundu. Masamın üzeri dosyalarla doluydu. Telefonum susmak bilmiyordu. Ekranda yanıp sönen mesajlar, üst üste gelen mailler, kapıyı çalmadan iç...
1. Bölüm

SİSLERİN İÇİNDEN DÖNEN ADAM

1 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
O gün her şey normal başlamıştı, hatta normalden daha yoğundu. Masamın üzeri dosyalarla doluydu, telefonum susmak bilmiyordu; ekranda yanıp sönen mesajlar, üst üste gelen mailler ve kapıyı çalmadan içeri giren insanlar hep aynı şeyi söylüyordu: “Yetişmen lazım.” Saatime baktığımda toplantıya on dakika kalmıştı. Derin bir nefes aldım ama o nefes eksik kaldı; sanki ciğerlerimin yarısına kadar doldu da geri kalanı bir yerde takılı kaldı. Son zamanlarda sık oluyordu, yorgunluktandır deyip önemsemedim.

Toplantı odasına girdiğimde herkes yerini almıştı, projeksiyon açıktı, sunum hazırdı. Konuşmaya başladığımda rakamlar, hedefler ve planlar sanki ben değil de biri benim yerime konuşuyormuş gibi otomatik çıkıyordu. Bir noktada duraksadım ve ekrana baktım; grafikler bulanıklaştı. Gözlerimi kırptım, düzelir sandım ama düzelmedi. Başımın içinde ince bir uğultu başladı, sonra büyüdü ve yayıldı; sanki kafatasımın içinde bir şey yer arıyor ama bulamıyordu. Biri “İyi misiniz?” diye sordu ama ses çok uzaktan, sanki uzun bir tünelin içinden geliyordu. “Elbette” demek istedim, diyemedim. Dilimi hissetmiyordum, elimi kaldırmaya çalıştım ama kolum ağırlaştı, masaya tutunmaya çalıştım, parmaklarım kaydı ve düştüm. Yere değil, içeri doğru, derin bir boşluğa...

Bir an her şey durdu ve sonra sesler çoğaldı; “Ambulans!”, “Çabuk!”, “Nefes alıyor mu?” Birileri bana dokunuyor, sarsıyor ve adımı söylüyordu ama adımı hatırlayamıyordum. Gözlerim açıktı belki ama görmüyordum, ışık vardı ama anlamı yoktu. Sonra sis geldi; yavaşça, sessizce, kaçınılmaz bir şekilde her şeyi örttü. Gittim. Önce sessizlik değil, seslerin anlamını yitirdiği bir boşluk geldi. Birileri konuşuyordu ama kelimeler çözülüyordu; sanki suyun altındaydım ve sadece titreşimleri duyuyordum. Sis, ayaklarımdan başlayıp bedenimi sardı. Nefes almak istedim, aldım da ama o nefes bana ait değildi, yarım ve yabancıydı. Bir kadın sesi yakından “Duyuyor musun beni?” dedi. Cevap vermek, bağırmak istedim ama sesim yoktu. O an anladım: İnsan sadece konuşamadığında değil, duyulamadığında yok oluyordu.

Sis yoğunlaştı, önümü göremez oldum ama yalnız olmadığımı hissediyordum. Birileri etrafımda hareket ediyor, yaklaşıyordu. Derken ilk dokunuş geldi; kolumdan, omzumdan, bacağımdan tuttular. Beni farklı yönlere çekiştiriyorlardı. “Bırak” dedi bir ses, yorgun ve kısıktı. “Hayır!” dedi bir başkası, daha sert ve ısrarcıydı. Sis bir an aralandığında çok eski, çok uzak hatıralar gibi yüzler gördüm; onlar artık hayatta olmayanlardı. “Gel” dedi biri, “Gitmesin” dedi bir diğeri. İki taraf arasında kalmıştım, kollarım geriliyor, bedenim bölünüyormuş gibi hissediyordum. “Ben...” demek istedim ama ne istediğimi, gitmek mi kalmak mı, bilmiyordum.

Bir anda hepsi kayboldu, sesler sustu ve ben düştüm. Duvarları olmayan, çıkışı bulunmayan bir kuyunun içinde, sonu gelmeyen bir düşüştü bu. Bir noktada nasıl olduğunu bilmeden durdum; karanlık, yoğun ve ağırdı. Yukarı baktım, ışık yoktu; aşağı baktım, son yoktu. Gerçek korku o an geldi; ölmekten değil, kaybolmaktan, hiç olmaktan, silinmekten korkuyordum. “Ben buradayım!” diye bağırdım içimden ama kimse duymadı, kendi sesim bile bana ulaşmadı.

Karanlık yerini harekete bıraktı; önce hafif bir titreşim, sonra su. Ayaklarımın altında hissettiğim soğuk ve keskin su, hızla yükseldi; dizlerime, belime, göğsüme kadar geldi. Nefesim kontrolsüzdü, geç kalmıştım. Dalga beni içine aldığında suyun altındaydım; her yer bulanık, her yer ağırdı. Kollarımı hareket ettirmeye çalıştım ama zamanın içinde hapsolmuş gibiydim. Yukarıyı aradım, döndüm durdum, ciğerlerim yandı. Ağzımı açtığımda içeri su doldu. Boğulmak yok olmak değil, yavaş yavaş silinmekti. Bir ara kıyıyı gördüm, çok yakındı ama bir dalga daha gelip beni geri çekti. Tek başıma çıkamayacağımı anlamıştım.

Tam o anda bir şey değişti; bir acı hissettim, keskin ve net. Ayağıma bir iğne gibi battı. Tekrar, tekrar... “Yeter” dedim içimden, ama durmadı. Dalga ile acı karıştı, bir yandan boğulurken bir yandan birileri beni yokluyordu. Ayağımı çekmek istedim, bedenim bana ait değildi ama acı gerçekti. O an fark ettim: Ben hâlâ buradaydım, tamamen gitmemiştim. Uzaklardan bir ses, “Reaksiyon var...” dedi. Bu kelime içimde bir kapı açtı; tepki verebiliyordum, yani buradaydım.

İğne yine battı ve bu kez hazırdım. Tüm gücümü topladım, bütün benliğimi ayağıma odakladım. Çek, diye emir verdim kendime. Başardım, ayağımı çektim. Küçük bir hareketti belki ama benim için bir geri dönüştü. Bir anda sesler yükseldi, netleşti. “Çekti!”, “Gördün mü?”, “Tekrar yap!” dediler. Ben suyun içinden, karanlıktan, sislerden yukarı çıkıyordum. Bir ışık çarptı gözüme; bu kez kaçmadım, gözlerimi kapatmadım. Baktım ve korkmadım, çünkü geri dönüyordum.

Işık sabitti, bekler gibiydi. Gözlerimi açmaya çalıştım, kapaklarım sanki başkasına aitti, ağır ve titrek. İnce bir çizgiden sızan ışık yaktı ama refleksle kapatmadım. Biraz daha açtım, her şey bulanıktı, şekiller ve renkler belirsizdi. Sonra bir hareket, bir gölge yaklaştı, üzerime eğildi. Nefesini hissettim; gerçek ve sıcaktı. Bir ses, “Beni duyabiliyor musun?” diye sordu. İçimde yankılanan soruya, boğazımı zorlayarak, kırık ve zayıf bir sesle “...duyuyorum...” dedim. Kelime tamamlanmadı ama yetti; geri gelmiştim.

Görüntü yavaş yavaş netleşti; mavi, derin ve sakin gözler bana bakıyordu. Telaş yoktu, güven vardı. “Güzel...” dedi o ses, “Çok güzel...” Elini yanağıma koyduğunda dokunuşu beni dünyaya bağladı, parçalarım birleşti. “Geri geldin” dedi, bu bir tespitten ziyade bir kabullenişti. Düşündüm; ben mi geri gelmiştim, yoksa o mu beni geri getirmişti?

Kolumu hissettim, zor da olsa hareket ettirebiliyordum. Aşağı baktım, elime bağlı bir hortum, serum vardı. Gerçekti. Başımı çevirdim, beyaz bir oda, makine sesi; “Bip... bip... bip...” Kalbimi, attığını, yaşadığını duyuyordum. Birden yorgunluk çöktü, ağır ve tatlı. Gözlerim kapanmaya başladığında korkmadım; uyumak gitmek değil, dinlenmekti ve uzun zamandır ilk kez gerçekten dinleniyordum.

Gerçeği üçüncü gün söylediler. Odaya girdiklerinde yüzlerinde saklamaya çalıştıkları bir sevinç vardı. Doktor, “Altı gündür buradasın,” dedi. Durdu. “Yoğun bakımdaydın. Bilinçsiz.” Kelime havada asılı kaldı. Bir toplantı sırasında beyin kanaması geçirmiştim, son hatırladığım buydu. Altı gün boyunca neredeydim? Gördüklerim, hissettiklerim, sis, dalgalar, eller... “Hatırlıyor musun?” diye sordu doktor. İçime baktım, bunları anlatmanın mümkün olmadığını biliyordum. “Hayır,” dedim. Bir yalandı bu ama başka türlü anlatılamayan bir gerçekti. Doktor, “Normal,” dedi. Ama ben biliyordum; hiçbir şey normal değildi ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Günler birbirine benzemeye başladı ama zaman aynı değildi; hastane odasında saatler ilerlemiyor, sadece geçiyordu. Her kapı sesi bir ihtimal, her adım sesi bir umuttu. Gözlerim sürekli kapıdaydı, acaba o olabilir miydi? Ama her seferinde başka biri geliyordu. Ben her seferinde biraz daha sessizleşiyordum. İnsan bekledikçe ikiye ayrılıyor: Biri dışarıda yaşayan, biri içeride kalan.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar