O gün her şey normal başlamıştı.
Hatta normalden daha yoğundu.
Masamın üzeri dosyalarla doluydu. Telefonum susmak bilmiyordu. Ekranda yanıp sönen mesajlar, üst üste gelen mailler, kapıyı çalmadan iç...
Artık zamanın düz bir çizgiden ibaret olmadığını, aksine içinden geçip gittiğimiz, bizi her an biraz daha dönüştüren, uçsuz bucaksız bir deniz olduğunu biliyorum. O karanlık kuyuya, o belirsiz sislerin içine geri dönüp baktığımda artık ne bir korku ne de bir öfke hissediyorum; tam tersine, o günleri yaşamam gerektiğini, çünkü o yok oluş anının beni "gerçekten" var eden tek eşik olduğunu anlıyorum. Kendi içimdeki o derin sessizliğe ulaştığımda, dış dünyanın gürültüsünün sadece bir dekor olduğunu fark ettim. Kim olduğumu, ne istediğimi ve nereye ait olduğumu sormayı bıraktım; çünkü artık "kendim" olmanın bir amaç değil, bir durum olduğunu biliyorum. Artık bir yerlere yetişmeye çalışan o telaşlı adamın silueti, günbatımındaki uzun gölgeler gibi yavaşça silinip gidiyor; yerini, sadece var olmanın hafifliğini taşıyan, anın içinde kök salmış bir huzura bırakıyor.
Hayatın sonu, bir duvara çarpmak değilmiş; aksine, bütün sahte perdelerin aralandığı, gerçeğin çıplak ve güzel yüzüyle karşılaştığımız bir vuslatmış. O sis, sanki yıllarca gözlerimin önünde tuttuğum bir bandajı çekip almıştı; artık dünyayı "olması gerektiği gibi" değil, "olduğu gibi" görüyorum. Ağaçların o mevsimden mevsime değişen o sabırlı bilgeliği, rüzgârın kimseye sormadan esen özgürlüğü, bir çocuğun sorgusuz gülüşü… Hepsi, hayatın o büyük senfonisinin bir parçası. Eskiden bu müziği duymayacak kadar gürültülüydüm, şimdi ise sadece dinliyorum. Ve bu dinleyiş, bir ömürlük arayışın sona erdiği yer; vardığım liman burası.
Geriye dönüp baktığımda, o sisli günleri birer ceza değil, en büyük öğretmenim olarak görüyorum. Çünkü insan, ancak her şeyini kaybettiğini sandığında, aslında hiçbir şeye sahip olmadığını ama her şeye ait olduğunu anlıyormuş. Artık başkalarının benden beklediği o "hırslı kahraman" değilim; kendi hikâyemin, kendi sessizliğimin ve kendi huzurumun mimarıyım. Yarın ne olur, gelecek ne getirir kaygısını çoktan bıraktım; çünkü "yarın" diye bir şeyin garantisi yoksa, o zaman "şimdi"den daha değerli bir hazine de yok. Her nefesim, o kuyunun dibinden kurtulmuş olmanın şükranıyla dolu; her adımım, kendi yoluma atılmış bir mührü temsil ediyor.
Ve şimdi, hikâyemin bu son sayfasında, güneşin batışına bakarken içimde en ufak bir eksiklik yok. Sis dağıldı, yollar açıldı ve ben, ilk kez, yürümek istediğim yöne doğru, tam bir teslimiyetle yürüyorum. Artık bir yere varmam, bir şeyi kanıtlamam veya bir hedefe ulaşmam gerekmiyor; çünkü varlığımın her zerresiyle, tam da şu an, olduğum yerdeyim. Hayat, beni o sisli boşluğa gönderdi, orada eritti, yeniden şekillendirdi ve şimdi bana bu berrak, dingin ruhu armağan etti. Gidecek bir yerim, yetişecek bir trenim, tamamlayacak bir projem kalmadı. Sadece yaşayacak bir ömrüm var; o da nefes aldığım her an, kendi ışığımda, kendim olarak tamamlanıyor. Sisler bitti, fırtınalar dindi; artık sadece ben ve hayatın o duru, sessiz akışı var. Ve bu, gerçekten, her şeye bedel.