O gün her şey normal başlamıştı.
Hatta normalden daha yoğundu.
Masamın üzeri dosyalarla doluydu. Telefonum susmak bilmiyordu. Ekranda yanıp sönen mesajlar, üst üste gelen mailler, kapıyı çalmadan iç...
Geçmişte gelecek benim için bir tehditti; hep bir şeyler planlamalı, önceden görmeli ve kontrol etmeliydim. Şimdi ise gelecek, sadece bir ihtimalden ibaret. Yarının ne getireceğiyle ilgilenmiyorum; çünkü bugün, şu an elimde tuttuğum bu an, geçmişin tüm yüklerinden ve geleceğin tüm kaygılarından arınmış bir elmas gibi parlıyor. Artık takvim yapraklarını koparırken hüzünlenmiyorum; her gün, zamanın bana sunduğu yeni ve boş bir sayfa. Zaman, artık bir düşman değil, benimle sessizce yürüyen bir yol arkadaşı.
Duyularım o günden beri daha keskinleşti. Sanki dünya, sis perdesi kalktıktan sonra çok daha canlı, çok daha parlak renklere büründü. Eskiden bir ağacın yanından geçerken onu görmezdim bile; sadece "ağaç" der geçerdim. Şimdi ise yapraklarının rüzgarda çıkardığı o hafif hışırtıyı, güneşin gövdesindeki desenlere vuruşunu bir sanat eseri gibi izliyorum. Bir bardak suyun serinliği, bir nefesin ciğerlerime doluşu… Hepsi, o karanlık kuyuda nefes alamadığım günlere bir teşekkür borcu gibi. Artık hayatı sadece tüketmiyorum, hayatı her zerresiyle içime çekiyorum.
İnsanların arasına karıştığımda, artık onların maskelerini çok daha net görüyorum. Hepsi bir yerlere yetişmeye çalışıyor, hepsi bir şeyler kanıtlama derdinde. Bir zamanlar ben de onlardan biriydim; hırsla, telaşla ve korkuyla yaşayan o adam. Şimdi onlara baktığımda bir yargılama değil, derin bir şefkat hissediyorum. Kim bilir, belki hepsi bir gün, tıpkı benim gibi, kendi sislerinin içinden geçip gerçeğe ulaşacaklar. Belki de herkesin bir kez o "yok oluşu" tatması, yeniden doğması için gereklidir. Ben sadece, onların yanında sessiz bir liman gibi duruyorum; huzurumu arayan, onda dinlenebilsin diye.
Sonuç olarak, o sisli kuyu artık sadece zihnimde bir anıdan ibaret. Oraya düştüm, orada kayboldum ama oradan bambaşka biri olarak çıktım. Hayatımın ikinci perdesi başlamıştı ve bu sefer senaryoyu başkaları değil, ruhum yazıyordu. Artık "yetişmem" gereken hiçbir yer yok. Nereye gidersem gideyim, aslında zaten oradayım. Kendime, kalbime ve anın dingin huzuruna vardım. İşte bu, benim en büyük ve en anlamlı yolculuğumdu; başladığım yere, yani gerçek kendime geri dönmek.