O gün her şey normal başlamıştı.
Hatta normalden daha yoğundu.
Masamın üzeri dosyalarla doluydu. Telefonum susmak bilmiyordu. Ekranda yanıp sönen mesajlar, üst üste gelen mailler, kapıyı çalmadan iç...
Artık kalabalıklar arasında yürürken kendimi bir yabancı gibi hissetmiyorum. Eskiden o uğultu beni bunaltır, sanki bir suyun içinde boğuluyormuşum gibi gelirdi. Şimdi ise o gürültü, bir orkestranın akort sesi gibi. Herkesin kendi telaşı, kendi notası var; ben o orkestranın bir parçası değilim belki ama o müziği duyabiliyorum. Metro istasyonunda birbirini iterek kapılara yetişmeye çalışan insanlara bakıyorum; bir zamanlar ben de o kapıların açılmasını beklerken hayatımı kaçırıyordum. Şimdi kapı açılsa da olur, açılmasa da; duraklarda beklemek artık bir kayıp değil, benim için derin bir mola.
Hayatın en basit eylemleri, birer mucizeye dönüştü. Bir fincan çayın dudaklarımdaki sıcaklığı, soğuk bir kış sabahında paltomun yakasını kaldırırken hissettiğim rüzgarın değini ya da yürürken ayak tabanlarımda duyduğum zeminin sertliği... Hepsi, o "yokluk" günlerine birer teşekkür mektubu gibi. Eskiden bu detayları fark edecek vaktim bile yoktu; şimdi ise zamanı durdurabilen tek şey bu detaylar. Sanki her saniye, aslında bir ömür sürebilecek kadar genişleyebiliyor. Bir anın içinde binlerce an saklıymış meğer, biz sadece onları hızlı geçip gitmeye programlanmışız.
Çevremdekiler bazen bana neden bu kadar durgun olduğumu, neden o eski "hırslı" halimden eser kalmadığını soruyorlar. Eskiden olsa kendimi savunur, o değişimimi kanıtlamak için uzun uzun konuşurdum. Artık susuyorum. Çünkü bu huzuru kelimelerle anlatmaya çalışmak, onu bir hapishaneye kapatmak gibi. Onlar sadece bir adamın "yavaşladığını" görüyorlar; oysa ben, hızdan kurtulduğumu biliyorum. Sessizliğim, bir eksiklik değil, aksine bir doluluk ifadesi. Bırakın onlar o eski, sürekli koşan adamı özlesinler; ben bu yavaş ve dingin halimi, hiç olmadığım kadar çok seviyorum.
Sonuçta, sis dağıldı ama arkasında bıraktığı o berraklık hiç kaybolmadı. Artık biliyorum ki hayat, ölümün zıttı değil; ölümün içinde, ölümle birlikte var olan bir süreç. Her gün biraz daha yaklaştığım o son, beni korkutmuyor; aksine, hayatı daha cesurca yaşamam için bir rehber gibi yanımda. Artık hiçbir şeyi ertelemiyorum, hiçbir sevgiyi içimde tutmuyorum. Yarın sabah uyanmasam, geriye ne kalır diye düşünmüyorum; bugün burada, nefes aldığım her saniyede ne yaşadıysam, onlar benimle kalıyor. Sisler bitti, fırtınalar dindi. Şimdi önümde, kendi yazdığım hikayenin en sade, en duru sayfaları var. Ve ben, o sayfaları çevirmekten artık korkmuyorum.