O gün her şey normal başlamıştı.
Hatta normalden daha yoğundu.
Masamın üzeri dosyalarla doluydu. Telefonum susmak bilmiyordu. Ekranda yanıp sönen mesajlar, üst üste gelen mailler, kapıyı çalmadan iç...
Eski bir iş arkadaşımla kahve içmeye çıktım. O; son projeden, bütçelerden ve yöneticilerin bitmek bilmeyen baskısından bahsediyordu. Sesi tanıdıktı, konular tanıdıktı ama ben ona bakarken sanki yabancı bir dildeki bir konuşmayı dinliyor gibiydim. Eskiden olsa ben de o ateşe odun atar, “Haklısın, işler gerçekten çok zor” diyerek gerginliğine ortak olurdum. Şimdi ise sadece gülümsedim. Onun o bitmek bilmeyen "yetişme" telaşı, artık bana bir tiyatro oyunu gibi geliyordu. O, sahnenin tam ortasında rollerini oynuyordu; bense artık seyirci koltuğundaydım.
O da hissetti bunu. Bir an sustu ve gözlerimin içine baktı. “Sende bir şey var,” dedi, “Sanki buradasın ama aslında değilsin gibi. Çok durgunlaştın.” Doğruydu. Bir yanım hâlâ o tünelin içindeki derin sessizlikteydi, bir yanım ise burada, bu kahve fincanının sıcaklığındaydı. “Değiştim,” dedim sadece. Fazla açıklama yapmadım, detaya girmedim. Çünkü değişimi kelimelere dökmeye çalışmak, onu küçültmekti. O an hissettiklerim, anlatılabilecek bir şeyden ziyade, ancak yaşanarak anlaşılabilecek bir huzurdu.
Eve dönerken yağmur başladı. İnsanlar şemsiyelerini açıp oradan oraya koşuşturmaya başladılar. Hepsi ıslanmamak için bir yerlere sığınıyor, bir sonraki durağına gecikmemenin derdini taşıyordu. Ben ise durdum. Başımı kaldırdım ve yağmurun yüzüme çarpmasına izin verdim. Yağmurun tenime değmesi, bir anlığına o hastane odasındaki soğuk serumun yarattığı ürpertiyi anımsattı ama bu kez korkutucu değildi. Canlıydı. Yağmurun sesi, asfaltın kokusu, şehrin o anki gri tonu... Her şey birbiriyle konuşuyordu. Kendi küçük dünyamda artık hiçbir olayın "kötü" olmadığını fark ettim; sadece olaylar vardı ve biz onlara kendi zihnimizde anlamlar yüklüyorduk.
Artık büyük planlar yapmıyorum. Yarın ne olacağını, gelecek ay nerede olacağımı, kariyerimin nereye evrileceğini bilmek zorunda değilim. Bu belirsizlik, eskiden beni o derin kuyunun içine hapseden bir korkuydu; şimdi ise bir özgürlük alanı. Hayatın bana ne getireceğini izlemek, ona hükmetmeye çalışmaktan çok daha huzurlu. Artık rüzgar nereye eserse, ben o yöne dönüyorum. Direnmiyorum. Sadece akıyorum. Kontrolü bırakmak, meğer hayatın en büyük özgürlüğüymüş.
Gece olduğunda yatağıma giriyorum. Gözlerimi kapattığımda artık "Ya yarın uyanamazsam?" diye bir endişe duymuyorum. Çünkü zaten her gün yeniden doğuyorum. Her uyku bir küçük ölüm, her uyanış ise bir mucize. Ve ben, bu mucizenin farkında olduğum için kendimi şanslı sayıyorum. Yol devam ediyor, ben devam ediyorum. Sis tamamen dağıldı, gökyüzü açık. Ve ben, ilk kez, kendim olarak tam buradayım.