O gün her şey normal başlamıştı.
Hatta normalden daha yoğundu.
Masamın üzeri dosyalarla doluydu. Telefonum susmak bilmiyordu. Ekranda yanıp sönen mesajlar, üst üste gelen mailler, kapıyı çalmadan iç...
Eskiden ilişkilerimde hep bir "düzeltme" çabam vardı; insanları olduğundan farklı görmeye, onları kendi kalıplarıma sokmaya veya daha iyi bir versiyona zorlamaya çalışırdım. Şimdi ise herkesi, tıpkı mevsimler gibi oldukları gibi kabul ediyorum. Kimse benim için bir proje değil, kimse ulaşılması gereken bir hedef değil. Onlar sadece insanlar; kendi sislerinin içinden geçmeye çalışan, kendi kuyularına düşüp çıkmaya çabalayan yolcular. Annemin yaşlılığı, oğlumun büyümesi, bir arkadaşın ansızın gelen hüznü... Artık hepsi sadece izlemeye değer, eşsiz birer manzara gibi. Müdahale etmiyorum, yargılamıyorum, sadece o anlarda onlara eşlik ediyorum.
Bazen kendime soruyorum: O kuyuya neden düştüm? Neden o kadar acıyı, o kadar büyük korkuyu çekmek zorunda kaldım? Eskiden bunun bir ceza olduğunu veya şanssız bir kaza olduğunu sanırdım. Şimdi ise bunun bir uyanış, belki de hayatın bana sunduğu en sert ama en öğretici armağan olduğunu biliyorum. "Ev", dört duvar arası veya bir adres değilmiş. Ev, insanın kendi içinde kurduğu o sessiz, güvenli alanmış. Hastane odasında o kadar insanın arasında yapayalnızken bulduğum o iç huzur, artık nerede olursam olayım benimle. Dışarıda hayatın fırtınası ne kadar güçlü eserse essin, içimdeki o dingin göl artık hiç dalgalanmıyor.
Artık hikayemi anlatırken o "altı gün"den bahsetmek zorunda hissetmiyorum. O günleri bir madalya gibi taşımıyorum, çünkü hayatım o altı günden ibaret değil; asıl hayat, ondan sonra gelen ve her saniyesini duyumsadığım bu zaman dilimi. Artık başkalarının benden beklediği o "trajik kahraman" veya "mucizevi kurtulan" da değilim. Ben sadece, sisin içinden geçip ışığı bulan, sonra da o ışığın içinde kaybolmadan var olmayı öğrenen basit bir yolcuyum. Yolun sonu nereye çıkar, kaç yıl daha sürer bilmiyorum ama artık vardığım yerin pek de önemi yok. Önemli olan, yol boyunca neleri hissettiğim, neleri fark ettiğim.
Bugün hava yine güzel. Gökyüzü o kadar berrak ki, sanki o sis hiç var olmamış gibi. Ama ben biliyorum; sis oradaydı ve oraya gitmek, geri gelebilmek için gerekliydi. Şimdi hayatın tüm renkleri, sesleri ve kokuları daha derin, daha gerçek. Eskiden dünyanın bana bir şeyler borçlu olduğunu sanırdım, şimdi ise ben dünyaya borçluyum; bir nefeslik şükran, bir anlık farkındalık borcu. Ben buradayım. Sadece buradayım. Ve bir daha asla, kendi içimden başka bir yere gitmeyeceğim. Burası, tam da olmam gereken yer.