O gün her şey normal başlamıştı.
Hatta normalden daha yoğundu.
Masamın üzeri dosyalarla doluydu. Telefonum susmak bilmiyordu. Ekranda yanıp sönen mesajlar, üst üste gelen mailler, kapıyı çalmadan iç...
Artık zamanın geçişi beni ürkütmüyor; aksine, her saniyenin birbiri ardına dizilişini, bir nehrin akışı gibi huzurla izliyorum. O karanlık kuyuya, o belirsiz sislerin içine geri dönüp baktığımda artık korku ya da öfke hissetmiyorum; tam tersine, o günleri yaşamam gerektiğini, çünkü o yok oluş anının beni "gerçekten" var eden tek eşik olduğunu anlıyorum. Kendi içimdeki o derin sessizliğe ulaştığımda, dış dünyanın gürültüsünün sadece bir dekor olduğunu fark ettim. Kim olduğumu, ne istediğimi ve nereye ait olduğumu sormayı bıraktım; çünkü artık "kendim" olmanın bir amaç değil, bir durum olduğunu biliyorum. Artık bir yerlere yetişmeye çalışan o adamın silueti, günbatımındaki uzun gölgeler gibi yavaşça silinip gidiyor. Geriye sadece nefes alan, gören, hisseden ve anın içinde tam manasıyla duran bir benlik kalıyor; bu da, hayatın bana sunduğu en büyük ve en saf hediye.