O gün her şey normal başlamıştı.
Hatta normalden daha yoğundu.
Masamın üzeri dosyalarla doluydu. Telefonum susmak bilmiyordu. Ekranda yanıp sönen mesajlar, üst üste gelen mailler, kapıyı çalmadan iç...
Haftalar sonra ofise döndüğümde her şey bıraktığım gibiydi; aynı kokular, aynı evrak yığınları ve aynı uğultu beni karşılıyordu. Eski masama oturup sandalye gıcırtısı eşliğinde bilgisayarın düğmesine bastığımda, ekranın ışığı yüzüme vurdu. Eskiden olsa hemen maillere dalar, "Geç kaldım" paniğiyle nefes nefese kalırdım; oysa şimdi ekrandaki yazılara, grafiklere ve sayılara baktığımda gördüğüm tek şey, beni yöneten efendiler değil, sadece soğuk verilerdi. Telefonum çaldığında bile sesi, "Yetişmen lazım" diye bağıran o eski emir gibi değil, sadece bir frekans gibi yankılandı. Açtığımda karşı taraftaki ses hızla konuşmaya başlasa da ben sadece dinledim; sanki bir fırtınanın tam ortasında değil, dışından izleyen bir gözlemciydim. Akşam eve döndüğümde oğlumu yine salonda, oyuncağıyla vakit geçirirken buldum. Beni görünce başını kaldırıp yüzüme baktı; bakışlarında "Nasılsın?" sorusu saklıydı. Eskiden olsa ona "İyiyim, yorgunum" deyip ödevlerini soran otoriter bir baba maskesini takardım. Şimdi ise halıya, tam onun hizasına oturdum. "Bugün nasılsın?" diye sorduğumda gülümsedi ve oyuncağını bana uzatıp beni oyununa dahil etti. Konuşmadık, sadece oynadık ve o an anladım ki insanlar arasındaki en derin bağ sözcüklerle değil, varlıkla kuruluyormuş; artık sadece orada değil, gerçekten oradaydım. Bir gece aynadaki aksime uzun uzun baktım. Yüzümdeki çizgiler, gözlerimdeki o yorgunluk ve içten gelen hafif ışık... Eski beni, o sürekli koşturan, yorulan ve hep daha fazlasını isteyen adamı düşündüm ama bu kez ona kızmadım, affettim. Çünkü o adam beni buraya kadar getirmişti; o yorulmuştu ki ben dinlenebileyim, o boğulmuştu ki ben suyun yüzeyinin kıymetini bileyim. Eski ben ölmüştü ama mirası bende kalmıştı; artık acelem yoktu çünkü acele, geleceğe duyulan aç bir hırstı. Bense şimdiki zamanla, tam anlamıyla doymuştum. Zaman artık benim için düz bir çizgi değil, bir nefes alış verişi gibi döngüsel bir ritimdi. Mevsimleri, yağmurun toprağa çarpışını ve rüzgarın ağaçlarla fısıldaşmasını çok daha iyi duyuyordum; hepsi birer müzikti ve ben de bu müziğin bir notasıydım. Bazen sis geri gelse de artık korkutmuyordu, sadece "Buradasın, şu an buradasın" diyen bir hatırlatıcıydı. Gülümsüyordum çünkü nefes alıyordum, yaşıyordum ve bu basit gerçeklik bana yetiyordu. Belki bir daha o eski "hızlı" adam olmayacak, kimsenin "yetişmesi gereken" o kişi olarak anılmayacaktım ama kendime yetişmiştim. Yol bitti mi? Hayır, aksine bu kez haritasız ve pusulasız, sadece kendi adımlarımın sesiyle başlayan yeni bir yolculuğun başındaydım. Başımı kaldırıp masmavi, uçsuz bucaksız gökyüzüne baktım. Sadece buradaydım ve bu, en başta olduğu gibi, yine bana yetiyordu.