"Kocasını öldürdüğünü söyledi.
Ama ortada bir ceset yoktu.
Ve tarif ettiği kimlikte hiç yaşamamış bir adam..."
Polis, kadının itirafını tutarsız bulup dosyayı kapatmaya hazırlanırken, kadın son b...
Sözü bittiğinde itiraf rahatlığı olmadığına göre bu bir sır değildi.
Kadının sözlerini bir müddet sindirdikten sonra arkasına baktığında babası annesini belinden kavramış içeri gitmeye ikna etmeye çalışıyordu.
Güneş gözlüğünü çıkarıp saçlarına taç gibi yerleştiren kadın çantasından çıkardığı kâğıdı Met' e uzatırken annesi pencereden izliyordu. "Hiç hoşuma gitmedi."
"Bence pencereden uzaklaşman gerek." Su ısıtıcısını çalıştırırken eşinin sesli söylenmelerini dinliyordu. Düğmesine bastığı ısıtıcıyı mutfakta bırakıp eşinin yanına döndü. Pencereden ayrılmaya niyeti yoktu. El titremelerinin olması ise tehlikeli panik ataklarının habercisiydi. Koltuğa oturmak için yürürken eşini de çağırdı. "Haydi gel artık."
Elini boynuna götürüp sıvazladı. "Fazla güzel ve alımlı." Tavana bakan gözleri beyinde yazılan senaryoların hızlı bir şekilde kalp atışına dönüştüğünü gösteriyordu. mümkün olsaydı kalp atışları göz bebeklerine yansıyabilirdi.
Eşinin, aralarındaki mesafeye kapanlar kurup sonra ona kucak açtığının farkındaydı. Onu onaylamak ilk kapana sıkışan organının ezilerek öğütüleceği anlamına geliyordu. İrkilerek yakalanma fikrinden sıyrıldı. "Sorun nedir?"
"Kadınsal sezgiler..." gözlerini pencereden ayırıp eşine baktı. Ses tonuna bakılırsa istemeden onu kızdırmıştı. "Sizde olmadığı için şanslısınız... Neyse en azından suyun kaynadığını anlamak için sezgilere ihtiyacınız yok. Kulaklarınızı kullanmanız yeterli." Pencere kenarından ayrılıp hızla banyoya doğru yöneldi ve gözden kayboldu.
Karısından azar işitircesine aldığı uyarıyla kahvesini yapmak için mutfağa geçerken pencereden dışarı baktı. Met uzaklaşan kadının arkasından bakıyordu. Eve doğru yöneldiğini görünce hızlı adımlarla geçti mutfağa. Kapının açılma sesine bile kayıtsız kalıp ilk sesin Met'ten gelmesini bekledi. Met kapı pervazına yaslanıp kollarını bağlayarak kahve yapan babasını seyretti. "Annem?"
Babası iki kahve kupasına süt ekliyordu. "Çanlarıyla birlikte kayboldu az önce. Sanırım banyoya gitti."
"Küveti dolduracağını söyleme."
Babası ona doğru dönerken iç çekti. "Bunu söylemek istemezdim evlat ama sanırım öyle."
Met bağladığı kollarını çözüp babasının elindeki kupaları aldı. Babasının yürürken artan aksaklığı zorlandığını gösteriyordu. "Kaç farklı senaryoyla çıkacak sence?"
Endişeyle karışık gülümsedi. "Ne kadar kalacağına bağlı..." elini Met'in omzuna koyunca kupalar sallandı. "Onu fazla güzel ve alımlı buldu."
Kahveleri dökmemek için çaba sarfederken "Sorun bu mu yani. Söylediği şeye takılmadı mı?" dedi şaşkınlıkla.
"Hayır hem de hiç. Kadınsal sezgileri başka akımlara kapılmıştı. Öncelik evladını koruma altına almak sanırım. Başka bir adamın ölmüş olmasını umursamadı. Canlı kalman için uğraşacaktır." Koltuğa otururken bel ağrısından yakındı. "Evet, anlat bakalım neler konuştunuz?"
"Onu tanıyor musun?"
Babası gülümsedi. "Soruşturmaya başladın demek. Bu da ilk adım oluyor."
Babasının karşısındaki tahtaları kıçına batan güya sedir olan sandalyeye otururken "Hayır henüz bir şeye başlamadım. Yarın bir kahve içmeye davet etti. Orada konuşmak istedi." dedi.
"Vee bu da gideceksin demek oluyor. Az önceki söylediğimin arkasındayım."
Geriye doğru yaslanırken batıkların sırtını da rahatsız etmesini umursamadı. "Gitmeyi düşünüyorum evet. Gitmeden önce de onun hakkında bir şeyleri bilmem gerek öyle değil mi?"
Babası Met'e baktı bir süre. Kahvesini yudumlayıp bırakırken koltukta öne kaykılıp Met'e yaklaştı. "Onu burada herkes tanır. Oldukça köklü ve zengin bir aileye sahip. Ama tanınması sadece bununla ilgili değil tabii. Ona yerli Agatha Christie derler. Yazdığı kitaplar en çok satanlar arasında."
"Çok okunduğuna göre kitaplarının en azından birkaçını bilmem gerekirdi. Oysa hiç duymadım."
"Çok okunan demedim. Çok satanlar arasında. Kitapları çıktığı anda binlerce satıyor. İşin ilginci evlat ben de hiçbir yerde kitabına rastlamadım. Okurları kapış kapış edip piyasada bırakmıyorlar." Tekrar kahvesini yudumlayıp sordu. "Senden ne istiyormuş?"
"Şimdilik bir şey istemedi." İçmek istemediği ama geri çeviremediği kahvesine baktı. "Kadının itirafına en az annem kadar kayıtsız kaldın. Bu da zaten bildiğini gösteriyor. Ne kadarını biliyorsun?"
Ağzındaki yudumu yutmakta zorlanır gibi bir ses çıkardı. "Çok değil. Karakola gidip kocasını öldürdüğünü söylediğini ama ortada bir ceset ya da delil bulunamadığını biliyorum." Met'in şimdiden düşünmeye başladığını görebiliyordu. "Tutuklanmadığına göre ortada suç da yok."
"Neden böyle bir şey yapsın ki?"
"Met, kadının bir polisiye ve suç romanı yazarı olduğunu söyledim az önce. Polisiye roman yazarlarının kafadan kırık olduğunu bilmen gerek. Kaç farklı kişiliğe bölündüklerini bir düşünsene. Katil, doktor, hain, polis, anne, baba, erkek, kadın, çocuk... Düşünmek bile yorucu değil mi sence de? Bir yandan maktul olup ölümü yaşıyor bir yandan katil olup öldürüyor. Kendi kendini öldürmek nasıl bir ruh hâli ister. Çelişkiler ve karşıtlıklar içinde yaşamaya mahkûm ediyorlar kendilerini."
"Onların ruh hâllerini bilemem ama senin bunları boş yere söylemediğini biliyorum."
"Tek bir delil vardı. Kocasını öldürdüğünü söylediği gece editörüne gönderdiği iki sayfalık bir yazı."
"Ne yazıyormuş?"
Babası omuz silkti. "İçeriğini bilmiyorum. Emniyet ketum davranıyor. Tek bildiğim yazının yeni bir kitabın başlangıcı olabileceği."
"Az önceki konuşmanın nereye varacağını şimdi anladım. Kadının kitabını yazarken kendisini fazla kaptırdığını mı düşünüyorlar?"
"Aynen öyle." Sehpada soğuyan kahveyi gösterdi. "Bir dahaki sefere içmeyeceğini yapmadan önce söyle."
Met umursamadı. "Ne zaman yaşandı bunlar?"
Sehpanın üzerindekileri mutfağa götürmek için ayağa kalkarken bir yandan da zamanı düşündü. "Çok uzun değil. Geçtiğimiz yazdı sanırım. Hatta sonbahar bile olabilir."