Her hikâye mutlu sonla bitseydi yeniden başlamak için sebebimiz olmazdı. Hayat seçimlerden ve düştüğümüzde kalkmasını bilmekten ibarettir. Ki bunu hepimiz yaparız. Yapamıyormuş gibi davranan insanlar bile yapar bunu.
Diktatör ruhluydu. İşi gücü oğullarına naz yapmak, onların karılarıyla değil... kendisiyle ilgilenmelerini sağlamaktı. Bunun için yapmadığı numara kalmazdı.
Kimi insanlarla birlikte olmak insanı yorar, mutsuz eder. Çünkü acıya hapsedilmiş ruhların bu acısına ortak olmak ürkütür insanı. Ala için de böyle söylenebilir.
En basit insan ihtiyaçlarından biri ikamet etme gereksinimidir. En temel insani eylemlerden biri ise iskân etmek, geçici olsa dahi, bu gezegen üzerinde bize ait olacak ve bizim de ait olacağımız bir yere bağlanmaktır.
Hayat insanların duygularını tıpkı dağlar, tepeler gibi şöyle veya böyle erozyona uğratıyor. Sonbaharda solan çiçekler gibi duygularımızın da giderek suyu çekiliyor, sararıyor, kuruyor. Bazı insanlarda bu çok daha belirgin oluyor. Katılaşıyor insanlar, esnekliği, yumuşaklığı kayboluyor.
Ama yine de içimde öyle şeyler saklı ki, bunu mutlaka biriyle paylaşmalıyım. Hani herkesin içinde kimseye söyleyemediği sırlar vardır ya, işte öyle şeyler. Bunları en yakın arkadaşlarınızla bile paylaşamıyorsunuz.
Bizim de buralarda kadınlarımız, icabında, ayıp, yasak, günah üçgeninde sıkıştırılmış vaziyetteydiler ama, Müzeyyen bu üçgeni yırtmış, yırtarken kendi kendine bir şeytan üçgeni yaratmış, arada bir üçgenin kuyuya benzeyen ağzından geyik bakışıyla bakıp duruyordu.
Fazlaca iyiydim. Bunun acısı sonra cıkacak. kainatın tüm yangın tarihleri bir araya gelip tek cilt olacaklar, kapakta da kendi külünden yeniden doğan, aldırma gönül kuşunun resmi yer alacaktı. Ne olmustu da, "Seninle dünyanın her yerine gelirim," diyen Müzeyyen, durduğu yerden çekip gitmelere başlamıştı. Nerelere gidiyordu? Gelirken getirdiği bakışlar ne dalgaydı? Hangisi Müzeyyen'di? Ya da Müzeyyen kimdi? Ilk tanıdığım kimdi, şimdiki kim?
“Şakir Kurtulmuş’un şiiri, büyük iddialarla değil derin ve içten bir sesle kurulur. Bu ses, çoğu zaman suyun akışında, bir çocuğun bakışında, bir şehrin yıkıntısında ve bir annenin çağrısında yankılanır” (s.10)
“Onun şiiri merhametlidir, derindir, içten gelir, çağının tanığıdır, bağımsız, gürültüsüz ve sakindir. O yüzden yarına kalacak şiir sınıfındadır” (s. 138)
İnsan bir yıl boyunca bir gün bile hiçbir telaşesi olmadan yaşayabilse... Yok yok... Yarım gün bile telaşsız geçirebilirse o insan mutlu biridir demektir.
Fakat hayat dediğin cehennemin bir parçasıdır, hani derler ya, 'Dünyada güzellikten çok kötülük vardır,' diye, gerçekten de öyle. Mutluluğa atılan her adım beraberinde binlerce kötülük getirir.
Ama yaşadığınız kent Ankara gibi bir yerse, işler değişir. Ankara iş şehridir, sorunların bire bir yaşandığı, üstelik insana bunu unutturacak mekânların pek bulunmadığı, muhafazakâr bir şehirdir. İstanbul gibi güzel, cilveli, işveli bir kadına benzetemezsiniz Ankara’yı. Olsa olsa takım elbise giymiş, sabah çıkıp akşam en geç altıda evinde olan, saçları hafifçe kırlaşmış, tecrübeli, ne yaptığını bilen bir memura benzer Ankara. Ama o memur babanızdır, ağabeyiniz, dayınızdır. Seversiniz onu.
Dünyadaki en değerli varlık Elmas Yakut Zümrüt değildir. Hiçbir ülkenin para birimi değildir. Çünkü bunları harcarsanız yerine koyabilirsiniz ama bu dünyada yerine konulmayacak tek varlık vakittir.
Hastalıklar üç türdür: Bedene, nefse ve akla ait hastalıklar. Bunların bir dördüncüsü yoktur. Bedene ait hastalıklar burada (kitapta) incelediklerimizdir ki şekilci bilginler onları bilir. Nefse ait hastalıklar, Allah’ın emrettiği yükümlülüğü yerine getirmekten alıkoyan arzular ve niyetlerdir. Akla ait hastalıklar ise, (dini meseleleri kanıtlayan) kanıtlara ve imana zarar veren saptırıcı kuşkulardır. Bu kuşkular akıllı kişiyle imanın geçerliliği arasına girer. Nefse ait hastalıklar, imanla beraber bulunur. Böyle bir nefs karşısında müminin imanı, bedeni hasta bir insan için akıl gibidir. Böylece hasta, Rabbiyle konuşma ve O’nu müşahede halinde namazını kılar.
Hristiyanlar ise aynı kıssayı İznik Konsili'nde şekillendirilen din ile örtüşecek şekilde kurgulamışlardır. Hz. Nûh'un güvercini ile Teslis'teki Kutsal Ruhu simgeleyen güvercin, insanlığı kurtaran gemi ve insanlığı kurtaran kilise, tufandan kurtulan Nûh ve çarmıhtan kurtulan İsa vb. Bu sebeple birçok kilisede Nûh (as) fresk ve ikonaları görülebilmektedir. İstanbul'da Kariye'de Nûh (as) gemisi ile birlikte resmedilmiştir.
Hristiyan turistleri buralara çekebilir miyiz düşüncesiyle Ağrı'da bir tepeye Cudi adını vermek, olmayan Hristiyan tezlerini desteklemek Türkiye'ye bir şey kazandırmayacaktır. Onlarca delili ile ortada duran Cudi gerçeği önce Türk halkına, sonra da dünyaya duyurulmalı, anlatılmalı ve bölge turizme açılmalıdır.
Bu strateji kapsamında, İncil'de geçen Ararat ismi Ağrı Dağı ile özdeşleştirilip, Hristiyanların Ağrı ile bir gönül bağı kurması ve burada siyasal anlamda güç hâline getirilmesi amaçlanmıştır.
Çok düşüneceğim gelmeden önce. Belki çok da ağlayacağım. Bu koca Aslan ağlamayalı çok oldu. Belki o zaman yüreğime oturan o ağırlıktan, o karanlıktan kurtulurum.
Ağrı'da küçücük bir netlik bile yokken neden hep Ağrı bilinir? Tabii ki ideolojik nedenlerden. Birilerinin Ağrı üzerine yapmak istediği projelerden dolayı.