İleti 1s

Hâlâ




Hâlâ gökyüzünden aspirin tüttüren bulutlar yerine ölü kuşlar yağıyordu; keçiler, sütsüz dişleriyle bulutların içindeki son beyazlığı kemiriyor, her ısırıkta göğün bir parçası ağızlarında taşlaşarak yere düşüyor ve taşlaşan o parçalar, henüz doğmamış çocukların dişleri gibi toprağın altında birbirine sürtünerek gecenin kemik sesini çıkarıyordu.

“Taşın kemiği doğurdu,” dedi içlerinden biri; göz çukurunun içine sızmış bir deniz feneriyle karanlığı yokluyor, fenerin her dönüşünde ölü kuşların tüyleri başka bir yöne savruluyor, tüylerin üzerinde senin parmak izlerin beliriyor ve ben, göğün bütün cesetlerinden geriye yalnızca sana ait küçük dokunuşların kaldığını görüyordum.

Tam sol göğsümün üzerinde sallanan antika sandalyeden birden düştüm; düşerken bedenim yere değil, kendisinden önce yaşamış bütün yaraların içine çarptı ve oradan çıktığımda elimde ölü kuşların tüyleri vardı, çünkü her tüyün senin bir parmak izin olduğunu, her parmak izinin de bana ulaşamadan kapanmış bir yolun soğuk ucunu taşıdığını biliyordum.

Ve oradaydın.

Kaburgamın tam orta yerinde, taşın kemiğine kök salmış o deli keçiler seni dişlerinin arasından bir mücevher gibi değil, uzun süre karanlıkta bekletilmiş canlı bir yara gibi çekip önüme bırakıyorlardı; bedeninden dökülen kör edici, sütsüz beyazlık damarlarımın otoyoluna bağlanıyor, sana uzandığım anda avuç içi çizgilerim eriyerek birer nehre dönüşüyor ve o nehirler, ellerimden akıp senin ayaklarının dibinde diz çöken küçük balıklara dönüşüyordu.

Balıkların gözlerinde hiçbir deniz yoktu; yalnızca ikimizin arasında yıllardır dili koparılmış, adını ne cehennemin ne cennetin bildiği o koyu, o siyahi acı havada asılı duruyor, acı ağırlaştıkça keçilerin boynuzlarından yabancı ev numaraları dökülüyor ve ev numaraları yere değer değmez taş kesilerek kendi mezarlarının adresini oluşturuyordu.

Zaman çoktan intihar etmişti; saatler durmaktan bile utanıyor, akrep yelkovanın gölgesini kemiriyor, dakikalar kendi cesetlerini ceplerinde taşıyan küçük memurlar gibi şehrin sokaklarında dolaşıyor ve her köşe başında, sana dokunamadığım o ilk geceden kalma bir çocuğu duvarların içine gömüyorlardı.

Göğün elektrik tellerine asılı kalmış ölü kuşlardan biri gürültüyle taşa çakıldı; kuşun kafası taşın üzerinde açıldı, içinden deniz değil, baş aşağı duran bir oda çıktı ve odanın ortasında, yüzü olmayan bir kadın, ikimizin arasında doğmamış bir çocuğun gömleğine tek bir düğme dikmeye çalışıyordu.

Keçiler kafalarını kaldırıp bana baktılar; gözbebeklerinde ne sen kalmıştın ne ben, ne de insanın kendisini kurtarabileceğine dair o zavallı düşünce, yalnızca ikimizin arasında yıllardır büyüyen ve kimsenin adını koyamadığı karanlık vardı, karanlık keçilerin boynuzlarına tırmanıyor, boynuzlardan göğe geçiyor, gökyüzünü içeriden kemiren dev bir hayvana dönüşüyordu.

Elimi o siyahi acının ta kalbine soktum.

Elim içeri girdikçe omzum dışarıda kaldı, omzum içeri girdikçe göğsüm yerinden söküldü ve ben, kendi bedenimin içinde kendime ait olmayan bir mezarı yoklarken, parmaklarımın ucunda taşın soğuk kemiğine değdim; taşın içinden yükselen uğultu ne sendi ne ben, ikimizin de henüz doğmamış, enkaz altında birbirinin nefesini dinleyen çocukluğuydu.

Sesi avuçlarımda sıktım.

Sıktıkça bütün şehir kendi kemiklerinin üzerine bir çarşaf gibi kapandı; masalar yerçekimine isyan edip tavanlara yapıştı, evler kendi bodrumlarına kusarak içlerine gömüldü, pencereler gözlerini kapattı, sokaklar ayak izlerini geri yuttu ve keçiler, boynuzlarında taşıdıkları yabancı ev numaralarını toprağa kusarak tek tek taşa dönüştüler.

Kaldım elimde o buz gibi taşın kemiğiyle.

İkiye bölmedim.

Çünkü ikiye bölünürse senin bir parçan, benim bir parçam sanılacaktı; oysa taşın kemiği, ikimizin de kendimizden sakladığı üçüncü bir bedendi ve onu kaburgamın üzerine, yıllardır mühürlü duran o yere koyduğumda, göğsümün içindeki boşluk birdenbire genişleyerek bütün şehri içine alacak kadar büyük bir ağıza dönüştü.

O ağız açıldı.

İçeride, yıllardır senin adını sayıklayan mühürlü oda patladı; patlamanın içinden taşın altından sızan bir lav gibi bir ses çıktı ve ses, kendi adını söylemeden önce yüzünü bir baltanın gölgesine saklayan bir peygamber gibi konuştu:

“Ben İbrahimim; ikinizin ortak kalbinde kurduğunuz putları kırmaya değil, onların içinden sizi çıkarırken ellerinizi de birbirinizden sökmeye geldim.”

Baltayı vurdu.

Kan fışkırmadı kalbimizden.

Kalbimizin içinden, birbirimizin rahminden doğar gibi hayata fırladık; gözlerimizden dışarıya iki siyah çocuk, çocukların ağızlarından da dünyanın daha önce duymadığı bir ağlama çıktı ve o ağlama, şehrin bütün duvarlarını içeriden kemirerek evleri kendi gölgelerinin üzerine yıktı.

İbrahim gitti.

Ne bir ayak izi kaldı arkasında ne de baltasının gölgesinden bir parça; yalnızca taşın üzerinde, o bütün kalmış kemiğin yanında küçücük bir çukur açıldı ve çukurun içinden, henüz hiçbir anneye ait olmayan bir el yükselerek havayı yokladı.

İkimiz aynı anda uzattık ellerimizi.

Çukura dokunduk.

O saniyede hiçbir saat ölmedi; çünkü ölecek kadar yaşamamışlardı, hiçbir şehir yıkılıp kül olmadı; şehirler zaten kendi küllerinin içinde doğmuştu, gökyüzünden bir tane bile ölü kuş düşmedi; kuşlar göğün tellerinde asılı kalmayı sürdürerek bizim içimizde açılan o küçük çukuru dinlediler.

Sadece, ikimizin ortak ve paramparça olmuş içinden, çok eskiden beri darağacında susturulmuş bir çocuğun nefesi geçti.

Öyle hafifti ki önce rüzgâr sandık; sonra nefes büyüdü, devleşti, kaburgalarımızın altında birbirine çarpan iki demir kapı gibi açılıp kapanmaya başladı, her açılışında taşın içinden bir kemik daha doğdu, her kapanışında gökyüzü biraz daha aşağı indi ve biz, dünyanın altında değil, birbirimizin göğüs kafesinde sıkışmış iki yetim gibi soluk almayı unuttuk.

Sen bana baktığında gözbebeklerinde kendi cenazemi gördüm; sana baktığımda dünyanın bütün ölü kuşları kirpiklerinde can verdi ve kuşların her biri, ölmeden önce gagasında bizim söyleyemediğimiz bir kelime taşıdığı için, kirpiklerinden düşen tüyler dudaklarımızın üzerine kapanarak bizi birbirimize söyleyemeden mühürledi.

Ağlamadık.

Gözyaşlarımızdan başka tutunacak hiçbir şeyimizin kalmadığı o yerde, ağlamak bile bize ait olmayan bir lüks gibi, göğün uzağında asılı duruyordu; biz ise aynı göğüste, aynı acıyla, aynı anda öldük ve ölümümüz birbirimizin içinden birbirimize yeniden doğmayı bekleyen iki karanlık bedenin sessizliğine dönüştü.

Uyku, sana da bana da hiç doğmamış kızımıza da aynı sessizlikle devam etti.

Sonra ellerini dudaklarımıza dokunduran o minik kuş bebek geldi; gövdesi ölü kuşların tüylerinden, gözleri taşın içindeki iki küçük çatlaktan yapılmıştı ve “Hâlâ canlısınız,” dedi, fakat söylediği anda sesi boğazında kırılarak yere düştü, yerdeki ses bir kız çocuğuna dönüştü ve kız çocuğu gözlerinin içine kadar dolan bizim gözyaşlarımızı iki avucuyla taşıdı.

Ağladım.

Taşın içi çatladı.

Çatlağın içinden, taşın kemiğine benzeyen beyaz bir ışık çıktı; ışık önce senin yüzünü, sonra benim yüzümü, ardından ikimizin hiçbir zaman sahip olamadığı o ortak yüzü aydınlattı ve ışığın içinde, kemikten yapılmış küçük bir bebek gözlerini açarak bize değil, doğmadan önce kaybettiği annesine baktı.

Sen ağladın.

O minik kız çocuğu boğazına kadar gözlerinle dolup taştı; gözlerinden taşan su, taşın üzerindeki çukuru doldurdu, çukurun içinden bir kalp yükseldi, kalp solda değildi, sağda da değildi, ikimizin arasında henüz hiçbir yere yerleşmemiş bir et parçası gibi titriyordu.

Kalp atmadı.

Atmayarak bütün evreni yerinde tuttu.

Çünkü atarsa dünya kurulacak, dünya kurulursa sen benden uzaklaşacak, sen uzaklaşırsan taşın kemiği yeniden ikiye bölünecek ve içinden çıkan her parça, seni yeniden bulmak için benim bedenimde başka bir mezar kazacaktı.

Bu yüzden kalbi avuçlarımızın arasında tuttuk.

Ne sana verdim ne kendime aldım.

Taşın üzerine bıraktık.

Gökyüzü eğildi.

Keçiler başlarını yere koydu.

Ölü kuşlar kanatlarını açmadan uçmaya başladı.

Ve taşın kemiği, ikimizin elinin altında, çok eski bir yaranın içinden geçip gelen o çocuk nefesini içine çekerek çatlamayı sürdürdü; çatladıkça içinden yeni taşlar, yeni kemikler, yeni gökyüzleri doğdu ve her gökyüzünün altında sen biraz daha öldün, ben biraz daha doğdum, doğduğumuz her yerde birbirimizin içinden çıkamayan iki yabancı olarak yeniden birbirimize gömüldük.

Şimdi taş hâlâ kaburgamın üzerinde duruyor.

Keçiler geceleri dişlerini onun kenarına sürtüyor.

Ölü kuşlar tüylerini taşıyor.

Gökyüzü, içinde bizi doğurmaya cesaret edemeyen o eski karanlığı büyütüyor.

Sen taşın çatlağında yaşıyorsun.

Çatlağın sesinde.

Ve hiç doğmamış kızımız, ikimizin gözlerinden taşan o büyük sessizliğin içinde, ellerini dudaklarımıza götürerek hâlâ aynı şeyi söylüyor:

“Hâlâ canlısınız.”
Ağlıyorum.
Taş yeniden çatlıyor.
Sen ağlıyorsun.
Kız çocuğu gözlerinin içine kadar dolup taşıyor.
O anda İbrahim’in baltası,
kimsenin dokunmadığı bir el tarafından yeniden yerden kaldırılıyor;
baltanın ağzında bizim kanımız değil,
henüz birbirimizin içinden sökülmemiş o son çocukluk parlıyordu,
ve İbrahim, yüzünü göstermeden,
taşın kemiğine bir kez daha vurduğunda
çatlak yalnızca taşta değil,
göğün en eski damarında da açılıyordu.

Keçiler geri döndü.

Boynuzlarında taşıdıkları yabancı ev numaralarını
birer birer yere bıraktılar;
her numaranın altında
senin doğmadan önce kaybettiğin bir oda,
benim senden önce susturduğum bir ağız,
ikimizin de içine gömmeye kıyamadığı
o küçük kız çocuğunun ıslak ayak izleri vardı.

Keçiler taşın çevresinde dönmeye başladılar.

Döndükçe gökyüzü küçüldü,
ölü kuşlar tüylerini geri giydi,
taşın çatlağından sızan beyazlık
önce kız çocuğunun gözlerine,
sonra senin ellerine,
sonra benim ağzıma doldu.

İbrahim’in baltası üçüncü kez kalkmadı.

Çünkü taşın içinde,
balta vurmadan da parçalanan bir şey vardı:
senin bana ulaşamadan büyüttüğün o karanlık,
benim seni kaybetmemek için içimde sakladığım o ikinci ölüm,
ve keçilerin süt yerine taşıdığı
o siyah, o adsız acı.

Kız çocuğu gözlerimizden yere düştü.

Keçiler onu dişlerinin arasına almadı.

Boynuzlarının arasındaki boşluğa sakladılar;
orada, taşın kemiğine değmeden,
ölü kuşların kanat sesleriyle
uyumaya başladı.

Sen bana baktın.

Baktım sana.

İbrahim baltasını omzuna aldı,
arkasını dönüp taşın içindeki karanlığa yürüdü.

Gittiği yerde
ne ayak izi kaldı,
ne peygamber,
ne de bizi birbirimizden ayıracak
başka bir el.

Yalnızca keçiler kaldı.

Yalnızca taş.

Yalnızca senin gözlerinden taşan kız çocuğu
ve benim ağzımda hâlâ kırılmadan duran
o son beyaz kemik.

Keçiler gece boyunca taşı kemirdi.

Her ısırıkta taş biraz daha inceldi,
ama içindeki kalp görünmedi.

Çünkü kalp solda değildi.

Sağda da değildi.

Keçilerin arasında,
İbrahim’in baltasının gölgesinde,
senin ağlamanla benim ağlamamın birbirine karıştığı
o karanlık yerde,
henüz hiçbir yere ait olmadan atıyordu.

İbrahim baltasını taşın kemiğine bir kez daha vurdu.

Bu kez taş çatlamadı.

Göğsümüz çatladı.

Çatlağın içinden ne sen çıktın,
ne ben,
ne de gözlerinin içinde boğulmadan önce
adını söyleyemediğimiz o kız çocuğu;
yalnızca birbirimizin ağlamasından yapılmış,
avuçlara sığmayacak kadar büyük,
doğduğu anda ölmeye mahkûm bir kalp
karanlığa düştü.

Keçiler başlarını kaldırdı.

Ölü kuşlar gökyüzünde kanatsız döndü.

İbrahim baltasını,
taşın değil,
ikimizin arasındaki son nefesin üzerine bıraktı.

Kız çocuğu gözlerinin içinden yeniden taştı.

Sen ağladın.

Ağladım.

Taşın kemiği hâlâ çatlıyordu.

Aralıksız.
Aralıksız.

Seni ve beni,
birbirimizin içinden değil,
aynı yaranın içine,
hâlâ o çatlağın içinde doğuruyordu.

Ve o yara da hâlâ,
keçilerin arasında,
İbrahim’in baltasının gölgesinde,
hiçbir sabaha ulaşmadan,
hâlâ senin gözlerinle ağlıyor.









2025/2026july
Görsel Kendi Çizimlerimden.🍃✨
123