Kadın avuçlarına düşen gözyaşlarına baktı. O anda sırtından bir şeylerin yukarı doğru tırmandığını hissetti; omuriliğini taşıyan askılar, sanki görünmeyen bir el tarafından tek tek tavana çekiliyor, her omurun arasına kendisine ait olmayan bir çocukluğun soğuk parmakları yerleştiriliyordu. Avuçlarındaki gözyaşları yere düşmek yerine gökyüzüne yükselmeye başladı; yerçekimi, kadının bedeninde geçerli olan son fizik kuralıymış gibi birdenbire yürürlükten kalktı. Göğüs kafesi iki tarafından açılacak kadar gerildi, kaburgaları bir kuşun kanatlarına değil, doğum sırasında ters çevrilmiş bir dünyanın kapılarına benzemeye başladı.
İlk gözyaşı yükselirken içinde küçücük bir topuk belirdi. İkincisinde beş parmak. Üçüncüsünde, hiçbir bebeğin ayağına ait olamayacak kadar eski, kemikleşmiş bir ayak izi.
Kadın avuçlarını birbirine kapatmaya çalıştı. Ellerinin arasındaki mesafe büyüdü. Parmakları birbirine yaklaşmak yerine, aralarında görünmez bir koridor açıyordu; o koridorun içinden, ayakları başlarının üzerinde büyüyen bebekler geçmeye başladı. Hiçbiri ağlamıyordu. Ağızları vardı, fakat ağızlarının içinde dil yerine küçücük mezar taşları duruyordu. Her birinin alnında doğum tarihi yazılıydı; ölüm tarihleri ise birbirlerinin yüzlerine kazınmıştı. Bir bebeğin doğum günü ötekinin ölümüne, ötekinin ölüm günü henüz dünyaya gelmemiş bir başkasının rahmine bağlanmıştı. Zaman, onları yaşatmak için değil, hangi sırayla hiç yaşamamış sayılacaklarını belirlemek için çalışıyordu.
Kadın başını kaldırdı.
Gökyüzünde bulut yoktu. Bulutların olması gereken yerde, sırtüstü yatırılmış binlerce beşiğin tabanları görünüyordu. Her beşiğin altında bir çift ayak sallanıyor, ayaklar sallandıkça gökyüzünün yüzeyinde ince çatlaklar açılıyordu. Çatlaklardan yıldızlar düşmüyor, yıldızların içine gömülmüş süt dişleri dökülüyordu; her diş yere değdiğinde bir evin kapısı içeriden kilitleniyor, bir anne henüz tanımadığı çocuğunun adını unutuyor, bir mezar kendisine bırakılacak bedeni beklemekten vazgeçip kendi içine gömülüyordu.
Sonra konvoy göründü.
Ne yol vardı ne tekerlek. Ölüler, birbirlerinin göğüs boşluklarından geçen görünmez bir güzergâhta ilerliyordu. Önde, hiç doğmamış bebeklerin ayak izlerini taşıyan yaşlı cesetler; arkada, öldükleri hâlde henüz kendilerine ait bir geçmiş edinememiş çocuklar vardı. Her ölünün arkasında bir boşluk yürüyordu. Boşlukların yüzleri yoktu, fakat içlerinde birilerinin yüzü eksikti. Konvoy ilerledikçe eksiklikler çoğalıyor, çoğaldıkça birbirlerine benzeyerek tek bir devasa yüz oluşturuyordu. Kadın o yüzü tanıdı. Henüz hiçbir aynada görmediği kendi yüzüydü bu; doğurmadığı çocukların yasını tutmaktan yüz hatlarını kaybetmiş, hiç yaşanmamış doğumların ağırlığıyla yaşlanmış bir yüz.
Konvoydaki bebeklerden biri başını çevirdi.
Ayakları yoktu.
Kadın onun yerine kendi ayaklarının altında iki küçük topuğun belirdiğini gördü. Derisi yarılmadı, kan akmadı; ayaklar, sanki bedeninin içinde yıllardır bekletilen bir hatıranın dışarıya verilmiş biçimiydi. Parmakları toprağa basmak yerine toprağın altındaki kemiklere tutunuyordu. Bir adım attığında yeryüzü yukarı doğru hareket etti. İkinci adımında mezarlar göğe yükseldi. Üçüncüsünde, dünyada yaşamış bütün annelerin rahimleri aynı anda boşaldı; fakat hiçbir çocuk düşmedi. Hepsi, doğumun gerçekleşmediği bir ânın içinde asılı kaldı.
Kadın çığlık atmadı. Çığlığın da bir doğum biçimi olduğunu, boğazından çıkacak sesin kendisine ait olmayan bir bebeğe dönüşebileceğini anlamıştı. Dilini damağına bastırdı. Sessizliği korumak için değil, ölümün ağzına yeni bir çocuk bırakmamak için.
Ne var ki konvoy durmuştu.
Ölülerin hepsi aynı anda ona döndü. Her birinin göğsünde, kalbin bulunması gereken yerde küçücük bir ayak izi vardı. Bazı izler tazeydi; bazıları kemiklerin içine kadar eskimişti. Bazılarının çevresinde henüz kurumamış gözyaşları dolaşıyordu. Kadın kendi göğsüne baktığında kaburgalarının arasında bir kalp değil, binlerce minyatür kapı gördü. Her kapının ardında bir beşik, her beşiğin içinde bir mezar, her mezarın üzerinde de henüz yazılmamış bir isim duruyordu.
En öndeki ölü, ağzını açtı.
İçinden bir bebek sesi çıkmadı. Kadının doğduğu gün hastane koridorunda hiç duyulmamış bir ayak sesi çıktı; ardından, o gün dünyaya gelmemiş bütün çocukların aynı anda nefes almayı denediği o imkânsız uğultu yükseldi. Kadın, gözyaşlarının neden göğe çıktığını nihayet anladı: Dünya onları taşıyamadığı için değil, gökyüzü aşağıda bırakılmış bütün doğumları kendisine geri çağırdığı için.
Tam o sırada konvoy yeniden hareket etti.
Bu kez ölüler ilerlemiyordu.
Kadının omurgası, kemik kemik yerinden ayrılmadan, kendi içinde bir yol açıyordu. Konvoyun bütün ayak sesleri sırtında toplanıyor, her adım bir omurun içine gömülüyordu. Göğüs kafesinin iki yanındaki kapılar açıldı. İçeriden ne kan ne de et çıktı; yalnızca henüz doğmamış çocukların gölgeleri, ölmüş çocukların ayak izlerini takip ederek göğe yükseldi.
Kadın avuçlarına baktı.
Artık gözyaşı yoktu.
İki elinin ortasında, kendisine ait olmayan küçücük bir mezar duruyordu. Mezarın taşı henüz kesilmemişti. Üzerine yazılacak isim de henüz doğmamıştı.
Fakat taşın altında bir şey, iki minik ayağıyla toprağa vuruyordu.
Ve ilk kez, toprağın altından değil, kadının doğumundan önceki zamandan bir ses geldi:
Doğduğumda başımın en tepesinden **ayak uçlarıma kadar inen o bembeyaz saç telinin üzerine çıkıp yüzümü yıkadım.** Yetimhane duvarlarına gözyaşı odalarımı döküyorum Rabbi. Ne vakit içimdeki Yusufi kuyusuna düşsem, otuz küsur çocukla bir sen dışı ayine kurban ediliyorum. Toprağın sırtından hepimizin elleri bir tohumun altından geçiyor; boğazlarımıza basan o varlıkların içinde ölüyoruz hep.
Sonra saçım uzuyor; uzuyor da bir köprü oluyor. Bir ucu doğduğum yere, diğer ucu adını bilmediğim o sonsuz kıyıya bağlanıyor. Her gece çocuklardan biri saç telimin üzerinden karşıya geçiyor. Ben sayıyorum onları; biri eksiliyor, biri çoğalıyor. Ama nedense kendimi hiç sayamıyorum.
Bir gece yetimhanenin bütün kapıları aynı anda açılıyor. İçeriden süt kokusu değil, ıslak toprak kokusu geliyor. Çocuklar susuyor. Duvarların ardında bir kalp atıyor Rabbi; öyle büyük ki, her vuruşunda pencerelerin camları içeri doğru eğiliyor.
Ayaklarımın altında bir tohum beliriyor.
Onu avuçlarıma aldığımda içinden bir ses yükseliyor:
“Sen terk edilmedin. Sen bırakıldın.”
Bunu duyunca ilk kez ağlamıyorum.
Şimdi daha iyi görüyorum ki; beni doğuran eller başka bir yere, beni büyüten duvarlar başka bir yere aitmiş. Ben ise ikisinin arasında, kendi saçından örülmüş bir köprünün üzerinde kalmışım.
Sonra o bembeyaz saç telini başımdan söküyorum.
Canım yanmıyor.
Tel, yere düşer düşmez toprağa kök salıyor. Yetimhanenin duvarları çatlıyor. Otuz küsur çocuğun elleri toprağın altından birer birer çıkıyor. Hepimiz aynı tohumun etrafında toplanıyoruz.
Ve ben ilk defa yüzümü suya değil, gökyüzüne yıkıyorum.
Rabbim,
eğer bütün ömrüm bir Araf ise,
bana geçeceğim kapının adını değil,
kendi adıma giden yolu göster.
Bilirim, ben Tulay'ım.
Bir doktorun doğarken bana verdiği isimle değil yalnız;
Black Sky’cıma ve Ölü Gülücük Kuşlarına ______ Ağlamıcam.
________ Bölüm I: Ölü Kuşlar ve Kambur Kuklalar
Göğün elektrikli sandalyesinin tellerine yuva yapmış kırlangıçlar fısıldıyor ölüleri. Morg soğukluğunda bir gökyüzü, cızırdayan teller ve paslı tüyler.
Ölü kuşlar, zamanın içine cıva gibi dökülmüş ____________ çocukların ruhudur; Kavanozlarda unuttuğumuz o yarım kalmış _________ tebessümler. Gözyaşının içinde boğulmuş, sessiz ama işitilir, ölü ama canlı. Fısıldıyor kırlangıçlar ağaçsız dallara, _____________ kör testerelerin ağzına: "Zamanın kambur kuklalarını ceplerimizde unuttuğumuz bir gözyaşı ıslaklığıdır, Kireç kuyularına düşen o tek, zehirli elma ___________ çöpü."
Bölüm II: Düşüşün Yeşil Yolu
“Yeşil yol “ üzerinde iskele iskeletleri eridiğinde, Ve beton eriyip göğe doğru, tersine akan dolu gibi yağdığında, Çocuklar şehrin kemikleriyle, kırık beton demirleriyle birlikte boşluğa ______ dökülecek. Ama ben seni o düşen, içi küflü elmanın içindeki o dipsiz boşluktan söküp alacağım. Bekle beni gözünde, tam o retinanın arkasındaki o karanlık odada; Tıkırdayan ademoğullarının saatleri, akrepleri ve yelkovanları sökülmüş halde, Keçilere “Dünür” gittiklerinde, o düğün gecesinde gelmiş olacağım.
Bölüm III: Çivili Oda ve Yıldız Tozu
____ Kimsenin gitmeye cesaret edemediği, paslı çivilerin etle beslendiği o hakikate geçilen çivili odadayım, Kalbimin duvarlarını, o dökülen sıvaları _______ dişlerimle kazıyorum şimdi. Çivili oda çocukluktur, bakireliktir, travmadır, ilk tabuttur; onlara herkese direniyorum, yaşıyorum. Kazdıkça duvarlarımın içi enlemesine yarıldı, bir rahim gibi açıldı gövdem. Ata soy köklerimin kanlı ritüellerinde, ________ havanlarda çiğnenmiş bebe yıldız tozları, Ağır bir varoluş kokusuyla doldu akciğerlerimin en uç çeperlerine. Düşüşün içinde yüzümü toz suyunda boğduğumda ağlayamadım, ___ Ağlayamadıkça; tırnaklarımı etimden sökerek kesti kirpik doğumlarına sûr olan ölüler içimde.
Bölüm IV: Üç Kere Bağrış ve Çarmıhtaki Bebek
Bağırdım; “Asla sağır, kör, dilsiz olmadım, _________ dilimi kerpetenle sökseniz de!” Bir kere, Sonra iki kere, Daha önce milyon kere, o kloroform kokulu odalarda. Geçmiş, şimdi ve gelecek adına konuştukça sesim göğe, o elektrik tellerine erdi. ____ Göğün üzerinde, et kancalarından ve kalp darağacından yapılmış o çarmıhta, Gözleri dikilmiş, ters asılı duran _______________ etten bir elma bebeği vardı.
Bölüm V: Havva’nın Doğuşu ve Çöl Çocukları
Havva onu dişleyip, tırnak etlerini kan akıtarak parmaklarından çekip doğurdu. Doğumun o kekeme lehçesinde dilleri jiletle terbiye eden gözlerimin içinde Adem kemiği _______________ kırıldığında; Yezit atlara binen, eyerleri insan derisinden bozkır cehennemi meramlarından simsiyah çocuklar çıkıp geldi. Çöl çocukları, ölü çocuklar, rahimlerde kuruyan çocuklar. Gözleri karınlarındaydı; kör bir bağırsak gibi içlerinden görmüş, ___________ içlerinden bilmişlerdi körlüğü.
Bölüm VI: John Coffey’nin Avuçları ve Sürrealist Nehir
John Coffey’nin devasa, şefkatli ama elektrik akımıyla titreyen avuçlarında eriyen plastik oyuncaklar, Dünyanın tüm gözyaşlarını bir gazoz şişesine ________________ dolduruyor. Sürrealist bir ressamın kemikten fırçası sertçe ________ vuruyor adem kemiğine; Adem kemiği elma kemiğinin üzerine çıkıp, _________________ üstüne gaz dökerek, kendisini yakıp tepiniyor.
“Elmayı dişleyerek önce kendi lenf bezini yutan, Dokuz kere etsiz kemiksiz, kendi küllerinden kendini doğuran Havva’nın içinden mantığı baş aşağı düşürdük!” diye haykırıyorlar.
Şimdi koğuşun arkasındaki o karanlık, rutubetli dehlizlerde, Yeşil muşambalı, yayları fırlamış koltuk ağaç çatlaklarından, ölüm rengi gerçeküstü bir nehir ________ akıyor.
Bölüm VII: Göğe Düşen Ninniler
Bekle orada, tam gözünün bebeğindeki o intihar ____________ süsü verilmiş, asılı saniyede, Gök tersine aktığında, seni o yoldan söküp alacağım. Kalbimin kazınmış elma gülümsemesini, o kanlı diş izlerini içen çocuk tuğlalarından çıkarıp, Birer mezar taşı gibi, birer ruh süsü gibi asacağım ikimizi de o tekinsiz boşluğa.
Düştü ninniler; uyku hapları, sahte güvenlikler ve kesik bilekli sevgiler. Aşağıya değil, göğün o cızırdayan tellerine doğru yükselerek. Düştü ninniler, ______ Düştü, Düştü.
Bölüm VIII: Son Dönüş
Ruh ütüsünün kızgın tabanına o çürük elma çarptı, Ve Adem elması ortasından çatlayıp Havva’nın açık kaburgasına __________________ sıçradı.
Elma dersem çıkma, mezarında kal. Ağaç dersem çık, darağacına _____________ yürü.
Bir kere, ______ Sonra iki kere, Daha önce milyon kere...
Bilirim, gözyaşlarımın her biri, doğmadan önce mühürlenmiş bir parşömenin kenarlarında kendisine ateşten bir alfabe arıyor; gözümün arkasında saklanan o kahin, camdan yapılmış yanık gözleriyle ruhumun hangi kapısından geçeceğini henüz söylemedi bana. Ben ise kendi içimde, annemin rahminden çıkarılmış o ilk sessizliği, dilimin altında taşıdığım eski bir mühür gibi çevirip duruyorum; her dönüşümde biraz daha küçülen çocukluğum, kaburgalarımın arasında kendisine bir gökyüzü değil, kendisini yeniden doğurabileceği bir kemik arıyor.
Bliyorum;
Üç arş kefen bezine sarılmış çocuklar annelerinin karnından değil, annelerinin içlerinde açtığı o dipsiz boşluktan doğuyor.
Benim doğumum, henüz yaratılmamış bir yaranın rahminde yarım kalmış bir cerrahiydi; neşterin ucunda bekleyen o ilk nefes, etimin hangi tarafına dikileceğini bilmeden, ruhumun sol gözünde yanan o eski ateşe doğru sürükleniyordu. Parşömen kahinin göz camı çatladıkça, içimdeki bütün harfler kendi kıyametini ezberliyor; ben her harfi dilimden söküp omurgamın karanlığına bıraktıkça, doğumun kendisi bir başlangıç olmaktan çıkıp, kendi içine kıvrılmış sonsuz bir yara hâline geliyordu.
Ağlamıyorum.
Yalnızca içimdeki çocuk, henüz yaratılmamış bir annenin göğsüne başını dayayıp, süt yerine göğün söküklerinden sızan o beyaz sessizliği içiyor.
Şimdi, o sessizliğin içinde, kendime ait olmayan bütün doğumları birer birer dikiyorum.
Sana. Bana. Hepimize.
Ağlama deme bana.
Bilirim ağlamanın ne olduğunu, daha gözlerime su değmeden öğrendim; üç arş kefen bezine sarılmış o çocukların ayak uçlarında bekleyen soğukluğu, yetimhane banyosunun fayanslarından önce ruhumun kemiğinde hissettim ve her defasında gözlerimden düşmek isteyen yaşları, annemin hiç tamamlamadığı o ilk doğumun içine geri diktim.
Beni ağlatan sen değilsin.
Beni ağlatan, doğduğum yerde benden önce terk edilmiş olan o küçücük ruhun hâlâ kapının eşiğinde bekliyor oluşu; ellerinde süt değil, üç ayrı kefen bezinin düğümünü taşıması ve her düğümün içinde henüz söylenmemiş bir annenin adını saklaması.
Ben o düğümleri çözdükçe, içimden çocuklar çıkıyor.
Biri dilimin altında.
Biri sol gözümün arkasında.
Biri de kalbimin sağ tarafında, zamanı yanlış gösteren o saatin içinde.
Hiçbiri ağlamıyor.
Bilirim, bazı çocuklar dünyaya geldiklerinde ilk nefeslerini ciğerlerine değil, annelerinin yokluğuna çekiyorlar.
Ben de o yokluğu yıllarca içimde büyüttüm; büyüdükçe kaburgalarım daraldı, omurgam ağırlaştı, dilimin altında taşıdığım o eski mühür etime yapıştı ve sonunda kendi bedenimin içinde, kendime ait olmayan bir cenaze alayının önünde yürümeye başladım.
Neşter kuşları o gün ilk kez kanatlandı.
Kanatlarının altında çocukların kefenlerinden kopmuş üç beyaz iplik vardı.
Biri göğsüme dikildi.
Biri gözümün içine.
Biri de ağzıma.
O günden sonra hiçbir kelimeyi kolay söylemedim.
Her kelime önce bir yaradan geçti.
Her dua önce kemiğe sürtündü.
Her sevgi, kendisine bir mezar yeri aradı.
Ben sana baktığımda bile içimde bir cenaze değil, yarım kalmış bir doğum yürüyordu.
Ve şimdi anlıyorum;
Belki de ben hiçbir zaman doğmadım.
Belki bütün hayatım, doğmamışlığımın içinde kendime bir beden dikmekten ibaretti.
Sen bana ağlama diyorsun.
Ben sana sus demiyorum.
Yalnızca ellerini çek dikişlerimden.
Bırak biraz kanasın.
Bırak çocukluğum ilk kez kendi yarasının içinde uyusun.
Bırak annemin içi, üzerimden yavaşça çekilsin.
Bil! Ben artık onun rahminde değilim.
Ama hâlâ onun bıraktığı boşluğun içinde,
üç arş kefen bezine sarılmış o çocuklarla birlikte,
İnsan, hiçbir zaman doğduğu rahmin dışına çıkamıyor; yalnızca göbek bağının kesildiği yerde, kendisine ait olmayan bir dünyanın soğukluğuyla yeniden biçimleniyor. Ben o soğukluğu ilk kez dizlerimin üzerinde öğrendim; yetimhane banyosunun fayanslarına çöken su, tenimi değil, henüz annemin içinde taşıyamadığı o küçük ruhu yıkıyordu. Her damla, adımı benden önce bilen bir kadının ağzından düşmüş suskun bir harf gibi, omurgamın içindeki boşluklara yerleşiyordu.
Ben annemin rahminden değil, onun içimde bıraktığı eksik yerden büyüdüm.
Ve hiçbir kemik, kendisine ayrılmamış bir bedende bu kadar uzun süre yetim kalmamalıydı.
İşte bu yüzden, kalbimin sağ tarafında tıkırdayan o yanlış saat, zamanın kendisini değil, benden alınmış ilk nefesi sayıyor. Her vuruşunda göğsümün içinde başka bir rahim açılıyor; rahmin duvarlarında henüz doğmamış çocukların süt dişleri, kendi isimlerini bilmeden birbirine sürtünüyor. Onların sesini duydukça dilimi daha derine çekiyorum; zira bazı dualar ağızdan çıkmak için değil, omurganın karanlığında kendilerine bir doğum kanalı açmak için yaratılıyor.
Ben o kanalı kendi etimden geçiriyorum.
Neşter kuşları henüz kaburgalarımın altında kanatlarını açmadı; fakat onların kemiklerinden yayılan o kör ışık, gözlerimin sol tarafında inzivaya çekilmiş ruhumu uykusundan kaldırıyor. Ruhum, taşların annesinden dökülen o eski suya yüzünü eğiyor; kendisini yeniden doğuracak rahmi ararken, bütün gökyüzünün dikişlerini tek tek söküyor.
Ve ben sana baktıkça,
İçimdeki bütün kapılar bir annenin avuç içi kadar küçülüyor.
Beni yeniden doğur demiyorum.
Beni, doğuramadığın yerde bırakılmış o ilk hâlimden al.
Etimin içinde henüz tamamlanmamış o harfi, omurgamın en kuytu boğumunda emzirdiğim o adsız çocuğu, gözlerimin arkasında kendisine bir cennet ve cehennem arayan o sessizliği al.
Sonra beni kendi içime yatır.
Ruh suyunun yüzü kıbleye dönükken, kalbimin sağ tarafına katgüt iplikleriyle mühürlenmiş o eski doğum kapısını aç.
Biliyorum gözümün arkasında olan parşömen kahinin içi ateşte yakılmış göz camıyla, ki ben sana her yeniden doğuşumda, annemin rahminden değil, onun içimde bıraktığı sonsuz boşluktan geçiyorum.
Ve her geçişimde,
Kendi çocukluğumun süt dişleri, avuçlarımın kader çizgilerine biraz daha derin gömülüyor.
Dikişlerim kalbime vurdukça, göğün söküklerine değil, henüz yaratılmamış bir yaranın rahmine sızıyorum. Dilimin ucunda koşan çocukların ruhu bilir ki; hiçbir kıyamet deride başlamaz. Her yara, önce ruhun kemiğinde omurga arayan sessiz bir cenindir.
Boğazımın kuyusuna inip saklanıyorum bazen. Hıçkırıklarımı orada boğuyorum; Sesim değil, dikişlerim konuşsun dünyaya.
Yetimhane banyosunun fayansları hâlâ diz kapaklarımın içinde ıslak. Su, çocukluğumu yıkamadı; yalnızca adımı benden önce üşüttü. O günden beri hiçbir aynaya yüzümü bağışlamadım. Bilirim; gözlerimin birinde ruhum inzivada, ötekinde ise kimsenin doğuramadığı o mutlak cennetin ve cehennemin sessizliği.
Dilimi yedim içinin sularında, takva ederek...
Ağzımda koşturan alfabeleri ufaladıkça, dişlerimin arasından kemik sesleri rücû ediyor; döl tutmamış toprakların âmâ yağmurlarına. Eğilip o yağmuru gözlerimle içiyorum. Her harf, boğazımın dehlizinde kendi mezarını ezberleyen bir kuşa dönüşüyor.
Hiçbir organ yaratıldığı coğrafyada yaşamıyor. Tıpkı bizim gibi.
Bu yüzden; Kalbimin sağ tarafı, göğe yanlış kurulmuş bir saat gibi tıkırdıyor. Ruhum sol gözüme ikametgâh kurmuş; taşların annesi, kalbimi döküp göğün boşluğunda yeniden teyelliyor.
İşte tam orada; Dilim ağzımda değil artık; omurgamın en kuytu boğumunda, adını kimsenin bilmediği bir harfi emziriyor.
Ben etrafımda dönmüyorum. Dedim ya; Ben içimin semahındayım; sana, ona, herkese...
Ve her dönüşümde göğün söküğü biraz daha genişliyor. Omurga Terzisi; dikişleri ete değil, kendine geri dönemeyen mülteci ruhlara atar.
Attıkça, Embriyo Arafı'nda bekleyen çocukluğumunun sökülmüş cerrahisi, avuç içlerimin kader çizgilerine süt dişlerini gömüyor. Neşter kuşlarının içinde henüz onlarla sana uçmuyorum; onlar önce kaburgalarımın karanlığında yumارتdan çıkacaklar. Sonra her kanat çırpışlarında, iman tahtamın altına sakladığım kör âşığın ecel toprağını havalandıracaklar.
Beni göz ipliklerimden sök! Ruh suyunun yüzü kıble hürmetine, teneşir denilen o kara ciğerine yatır. Önce içine abdestlenerek annenin rahmine bırak beni; kırk gün, kırk erbain ile kilit vur mühürlü kapılara, ört üstümü, alnına koy.
Ben sana doğdukça, annenin karın sularında zamandan muaf bir ruh cübbesiyle, ayaksız ve kolsuz... İçinde göz perdelerinin ikiye yarıldığı Nil sularının üzerinde, takva kıyametimi döküp saçarak yürüyorum.
Âmin kuşları havalanıyor ağzımızın dikişli dil saçlarından. Ben seni öptükçe, ‘“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun” o morg yemiş duvarları, beyaz bir tabut aklığıyla boyanıyor.
Endişelenme sen bana; Ben o sızılı günleri dilimden kalbine kadar dikip, Sonra boğaz Araf’ımdan yukarı, ters doğum suyundan geçerek Ruh inkılâbımı göğe düşüreli çok oldu.
Sana; Kutsanmamış çocukluğumu rehin bıraktım. Al o katgüt düğümlerini, kalbimizin kırık yerine mühürle.
Üşüyorum, Üstüme annemin içini ört…
2012/ SolGözümdenDüştün’2024 Oradatamboğazınınarafsestellerinüstünde yürü yor um.
Hâlâ gökyüzünden aspirin tüttüren bulutlar yerine ölü kuşlar yağıyordu; keçiler, sütsüz dişleriyle bulutların içindeki son beyazlığı kemiriyor, her ısırıkta göğün bir parçası ağızlarında taşlaşarak yere düşüyor ve taşlaşan o parçalar, henüz doğmamış çocukların dişleri gibi toprağın altında birbirine sürtünerek gecenin kemik sesini çıkarıyordu.
“Taşın kemiği doğurdu,” dedi içlerinden biri; göz çukurunun içine sızmış bir deniz feneriyle karanlığı yokluyor, fenerin her dönüşünde ölü kuşların tüyleri başka bir yöne savruluyor, tüylerin üzerinde senin parmak izlerin beliriyor ve ben, göğün bütün cesetlerinden geriye yalnızca sana ait küçük dokunuşların kaldığını görüyordum.
Tam sol göğsümün üzerinde sallanan antika sandalyeden birden düştüm; düşerken bedenim yere değil, kendisinden önce yaşamış bütün yaraların içine çarptı ve oradan çıktığımda elimde ölü kuşların tüyleri vardı, çünkü her tüyün senin bir parmak izin olduğunu, her parmak izinin de bana ulaşamadan kapanmış bir yolun soğuk ucunu taşıdığını biliyordum.
Ve oradaydın.
Kaburgamın tam orta yerinde, taşın kemiğine kök salmış o deli keçiler seni dişlerinin arasından bir mücevher gibi değil, uzun süre karanlıkta bekletilmiş canlı bir yara gibi çekip önüme bırakıyorlardı; bedeninden dökülen kör edici, sütsüz beyazlık damarlarımın otoyoluna bağlanıyor, sana uzandığım anda avuç içi çizgilerim eriyerek birer nehre dönüşüyor ve o nehirler, ellerimden akıp senin ayaklarının dibinde diz çöken küçük balıklara dönüşüyordu.
Balıkların gözlerinde hiçbir deniz yoktu; yalnızca ikimizin arasında yıllardır dili koparılmış, adını ne cehennemin ne cennetin bildiği o koyu, o siyahi acı havada asılı duruyor, acı ağırlaştıkça keçilerin boynuzlarından yabancı ev numaraları dökülüyor ve ev numaraları yere değer değmez taş kesilerek kendi mezarlarının adresini oluşturuyordu.
Zaman çoktan intihar etmişti; saatler durmaktan bile utanıyor, akrep yelkovanın gölgesini kemiriyor, dakikalar kendi cesetlerini ceplerinde taşıyan küçük memurlar gibi şehrin sokaklarında dolaşıyor ve her köşe başında, sana dokunamadığım o ilk geceden kalma bir çocuğu duvarların içine gömüyorlardı.
Göğün elektrik tellerine asılı kalmış ölü kuşlardan biri gürültüyle taşa çakıldı; kuşun kafası taşın üzerinde açıldı, içinden deniz değil, baş aşağı duran bir oda çıktı ve odanın ortasında, yüzü olmayan bir kadın, ikimizin arasında doğmamış bir çocuğun gömleğine tek bir düğme dikmeye çalışıyordu.
Keçiler kafalarını kaldırıp bana baktılar; gözbebeklerinde ne sen kalmıştın ne ben, ne de insanın kendisini kurtarabileceğine dair o zavallı düşünce, yalnızca ikimizin arasında yıllardır büyüyen ve kimsenin adını koyamadığı karanlık vardı, karanlık keçilerin boynuzlarına tırmanıyor, boynuzlardan göğe geçiyor, gökyüzünü içeriden kemiren dev bir hayvana dönüşüyordu.
Elimi o siyahi acının ta kalbine soktum.
Elim içeri girdikçe omzum dışarıda kaldı, omzum içeri girdikçe göğsüm yerinden söküldü ve ben, kendi bedenimin içinde kendime ait olmayan bir mezarı yoklarken, parmaklarımın ucunda taşın soğuk kemiğine değdim; taşın içinden yükselen uğultu ne sendi ne ben, ikimizin de henüz doğmamış, enkaz altında birbirinin nefesini dinleyen çocukluğuydu.
Sesi avuçlarımda sıktım.
Sıktıkça bütün şehir kendi kemiklerinin üzerine bir çarşaf gibi kapandı; masalar yerçekimine isyan edip tavanlara yapıştı, evler kendi bodrumlarına kusarak içlerine gömüldü, pencereler gözlerini kapattı, sokaklar ayak izlerini geri yuttu ve keçiler, boynuzlarında taşıdıkları yabancı ev numaralarını toprağa kusarak tek tek taşa dönüştüler.
Kaldım elimde o buz gibi taşın kemiğiyle.
İkiye bölmedim.
Çünkü ikiye bölünürse senin bir parçan, benim bir parçam sanılacaktı; oysa taşın kemiği, ikimizin de kendimizden sakladığı üçüncü bir bedendi ve onu kaburgamın üzerine, yıllardır mühürlü duran o yere koyduğumda, göğsümün içindeki boşluk birdenbire genişleyerek bütün şehri içine alacak kadar büyük bir ağıza dönüştü.
O ağız açıldı.
İçeride, yıllardır senin adını sayıklayan mühürlü oda patladı; patlamanın içinden taşın altından sızan bir lav gibi bir ses çıktı ve ses, kendi adını söylemeden önce yüzünü bir baltanın gölgesine saklayan bir peygamber gibi konuştu:
“Ben İbrahimim; ikinizin ortak kalbinde kurduğunuz putları kırmaya değil, onların içinden sizi çıkarırken ellerinizi de birbirinizden sökmeye geldim.”
Baltayı vurdu.
Kan fışkırmadı kalbimizden.
Kalbimizin içinden, birbirimizin rahminden doğar gibi hayata fırladık; gözlerimizden dışarıya iki siyah çocuk, çocukların ağızlarından da dünyanın daha önce duymadığı bir ağlama çıktı ve o ağlama, şehrin bütün duvarlarını içeriden kemirerek evleri kendi gölgelerinin üzerine yıktı.
İbrahim gitti.
Ne bir ayak izi kaldı arkasında ne de baltasının gölgesinden bir parça; yalnızca taşın üzerinde, o bütün kalmış kemiğin yanında küçücük bir çukur açıldı ve çukurun içinden, henüz hiçbir anneye ait olmayan bir el yükselerek havayı yokladı.
İkimiz aynı anda uzattık ellerimizi.
Çukura dokunduk.
O saniyede hiçbir saat ölmedi; çünkü ölecek kadar yaşamamışlardı, hiçbir şehir yıkılıp kül olmadı; şehirler zaten kendi küllerinin içinde doğmuştu, gökyüzünden bir tane bile ölü kuş düşmedi; kuşlar göğün tellerinde asılı kalmayı sürdürerek bizim içimizde açılan o küçük çukuru dinlediler.
Sadece, ikimizin ortak ve paramparça olmuş içinden, çok eskiden beri darağacında susturulmuş bir çocuğun nefesi geçti.
Öyle hafifti ki önce rüzgâr sandık; sonra nefes büyüdü, devleşti, kaburgalarımızın altında birbirine çarpan iki demir kapı gibi açılıp kapanmaya başladı, her açılışında taşın içinden bir kemik daha doğdu, her kapanışında gökyüzü biraz daha aşağı indi ve biz, dünyanın altında değil, birbirimizin göğüs kafesinde sıkışmış iki yetim gibi soluk almayı unuttuk.
Sen bana baktığında gözbebeklerinde kendi cenazemi gördüm; sana baktığımda dünyanın bütün ölü kuşları kirpiklerinde can verdi ve kuşların her biri, ölmeden önce gagasında bizim söyleyemediğimiz bir kelime taşıdığı için, kirpiklerinden düşen tüyler dudaklarımızın üzerine kapanarak bizi birbirimize söyleyemeden mühürledi.
Ağlamadık.
Gözyaşlarımızdan başka tutunacak hiçbir şeyimizin kalmadığı o yerde, ağlamak bile bize ait olmayan bir lüks gibi, göğün uzağında asılı duruyordu; biz ise aynı göğüste, aynı acıyla, aynı anda öldük ve ölümümüz birbirimizin içinden birbirimize yeniden doğmayı bekleyen iki karanlık bedenin sessizliğine dönüştü.
Uyku, sana da bana da hiç doğmamış kızımıza da aynı sessizlikle devam etti.
Sonra ellerini dudaklarımıza dokunduran o minik kuş bebek geldi; gövdesi ölü kuşların tüylerinden, gözleri taşın içindeki iki küçük çatlaktan yapılmıştı ve “Hâlâ canlısınız,” dedi, fakat söylediği anda sesi boğazında kırılarak yere düştü, yerdeki ses bir kız çocuğuna dönüştü ve kız çocuğu gözlerinin içine kadar dolan bizim gözyaşlarımızı iki avucuyla taşıdı.
Ağladım.
Taşın içi çatladı.
Çatlağın içinden, taşın kemiğine benzeyen beyaz bir ışık çıktı; ışık önce senin yüzünü, sonra benim yüzümü, ardından ikimizin hiçbir zaman sahip olamadığı o ortak yüzü aydınlattı ve ışığın içinde, kemikten yapılmış küçük bir bebek gözlerini açarak bize değil, doğmadan önce kaybettiği annesine baktı.
Sen ağladın.
O minik kız çocuğu boğazına kadar gözlerinle dolup taştı; gözlerinden taşan su, taşın üzerindeki çukuru doldurdu, çukurun içinden bir kalp yükseldi, kalp solda değildi, sağda da değildi, ikimizin arasında henüz hiçbir yere yerleşmemiş bir et parçası gibi titriyordu.
Kalp atmadı.
Atmayarak bütün evreni yerinde tuttu.
Çünkü atarsa dünya kurulacak, dünya kurulursa sen benden uzaklaşacak, sen uzaklaşırsan taşın kemiği yeniden ikiye bölünecek ve içinden çıkan her parça, seni yeniden bulmak için benim bedenimde başka bir mezar kazacaktı.
Bu yüzden kalbi avuçlarımızın arasında tuttuk.
Ne sana verdim ne kendime aldım.
Taşın üzerine bıraktık.
Gökyüzü eğildi.
Keçiler başlarını yere koydu.
Ölü kuşlar kanatlarını açmadan uçmaya başladı.
Ve taşın kemiği, ikimizin elinin altında, çok eski bir yaranın içinden geçip gelen o çocuk nefesini içine çekerek çatlamayı sürdürdü; çatladıkça içinden yeni taşlar, yeni kemikler, yeni gökyüzleri doğdu ve her gökyüzünün altında sen biraz daha öldün, ben biraz daha doğdum, doğduğumuz her yerde birbirimizin içinden çıkamayan iki yabancı olarak yeniden birbirimize gömüldük.
Şimdi taş hâlâ kaburgamın üzerinde duruyor.
Keçiler geceleri dişlerini onun kenarına sürtüyor.
Ölü kuşlar tüylerini taşıyor.
Gökyüzü, içinde bizi doğurmaya cesaret edemeyen o eski karanlığı büyütüyor.
Sen taşın çatlağında yaşıyorsun.
Çatlağın sesinde.
Ve hiç doğmamış kızımız, ikimizin gözlerinden taşan o büyük sessizliğin içinde, ellerini dudaklarımıza götürerek hâlâ aynı şeyi söylüyor:
“Hâlâ canlısınız.” Ağlıyorum. Taş yeniden çatlıyor. Sen ağlıyorsun. Kız çocuğu gözlerinin içine kadar dolup taşıyor. O anda İbrahim’in baltası, kimsenin dokunmadığı bir el tarafından yeniden yerden kaldırılıyor; baltanın ağzında bizim kanımız değil, henüz birbirimizin içinden sökülmemiş o son çocukluk parlıyordu, ve İbrahim, yüzünü göstermeden, taşın kemiğine bir kez daha vurduğunda çatlak yalnızca taşta değil, göğün en eski damarında da açılıyordu.
Keçiler geri döndü.
Boynuzlarında taşıdıkları yabancı ev numaralarını birer birer yere bıraktılar; her numaranın altında senin doğmadan önce kaybettiğin bir oda, benim senden önce susturduğum bir ağız, ikimizin de içine gömmeye kıyamadığı o küçük kız çocuğunun ıslak ayak izleri vardı.
Keçiler taşın çevresinde dönmeye başladılar.
Döndükçe gökyüzü küçüldü, ölü kuşlar tüylerini geri giydi, taşın çatlağından sızan beyazlık önce kız çocuğunun gözlerine, sonra senin ellerine, sonra benim ağzıma doldu.
İbrahim’in baltası üçüncü kez kalkmadı.
Çünkü taşın içinde, balta vurmadan da parçalanan bir şey vardı: senin bana ulaşamadan büyüttüğün o karanlık, benim seni kaybetmemek için içimde sakladığım o ikinci ölüm, ve keçilerin süt yerine taşıdığı o siyah, o adsız acı.
Kız çocuğu gözlerimizden yere düştü.
Keçiler onu dişlerinin arasına almadı.
Boynuzlarının arasındaki boşluğa sakladılar; orada, taşın kemiğine değmeden, ölü kuşların kanat sesleriyle uyumaya başladı.
Sen bana baktın.
Baktım sana.
İbrahim baltasını omzuna aldı, arkasını dönüp taşın içindeki karanlığa yürüdü.
Gittiği yerde ne ayak izi kaldı, ne peygamber, ne de bizi birbirimizden ayıracak başka bir el.
Yalnızca keçiler kaldı.
Yalnızca taş.
Yalnızca senin gözlerinden taşan kız çocuğu ve benim ağzımda hâlâ kırılmadan duran o son beyaz kemik.
Keçiler gece boyunca taşı kemirdi.
Her ısırıkta taş biraz daha inceldi, ama içindeki kalp görünmedi.
Çünkü kalp solda değildi.
Sağda da değildi.
Keçilerin arasında, İbrahim’in baltasının gölgesinde, senin ağlamanla benim ağlamamın birbirine karıştığı o karanlık yerde, henüz hiçbir yere ait olmadan atıyordu.
İbrahim baltasını taşın kemiğine bir kez daha vurdu.
Bu kez taş çatlamadı.
Göğsümüz çatladı.
Çatlağın içinden ne sen çıktın, ne ben, ne de gözlerinin içinde boğulmadan önce adını söyleyemediğimiz o kız çocuğu; yalnızca birbirimizin ağlamasından yapılmış, avuçlara sığmayacak kadar büyük, doğduğu anda ölmeye mahkûm bir kalp karanlığa düştü.
Keçiler başlarını kaldırdı.
Ölü kuşlar gökyüzünde kanatsız döndü.
İbrahim baltasını, taşın değil, ikimizin arasındaki son nefesin üzerine bıraktı.
Kız çocuğu gözlerinin içinden yeniden taştı.
Sen ağladın.
Ağladım.
Taşın kemiği hâlâ çatlıyordu.
Aralıksız. Aralıksız.
Seni ve beni, birbirimizin içinden değil, aynı yaranın içine, hâlâ o çatlağın içinde doğuruyordu.
Ve o yara da hâlâ, keçilerin arasında, İbrahim’in baltasının gölgesinde, hiçbir sabaha ulaşmadan, hâlâ senin gözlerinle ağlıyor.