Dikişlerim kalbime vurdukça, göğün söküklerine değil, henüz yaratılmamış bir yaranın rahmine sızıyorum. Dilimin ucunda koşan çocukların ruhu bilir ki; hiçbir kıyamet deride başlamaz. Her yara, önce ruhun kemiğinde omurga arayan sessiz bir cenindir.
Boğazımın kuyusuna inip saklanıyorum bazen. Hıçkırıklarımı orada boğuyorum; Sesim değil, dikişlerim konuşsun dünyaya.
Yetimhane banyosunun fayansları hâlâ diz kapaklarımın içinde ıslak. Su, çocukluğumu yıkamadı; yalnızca adımı benden önce üşüttü. O günden beri hiçbir aynaya yüzümü bağışlamadım. Bilirim; gözlerimin birinde ruhum inzivada, ötekinde ise kimsenin doğuramadığı o mutlak cennetin ve cehennemin sessizliği.
Dilimi yedim içinin sularında, takva ederek...
Ağzımda koşturan alfabeleri ufaladıkça, dişlerimin arasından kemik sesleri rücû ediyor; döl tutmamış toprakların âmâ yağmurlarına. Eğilip o yağmuru gözlerimle içiyorum. Her harf, boğazımın dehlizinde kendi mezarını ezberleyen bir kuşa dönüşüyor.
Hiçbir organ yaratıldığı coğrafyada yaşamıyor. Tıpkı bizim gibi.
Bu yüzden; Kalbimin sağ tarafı, göğe yanlış kurulmuş bir saat gibi tıkırdıyor. Ruhum sol gözüme ikametgâh kurmuş; taşların annesi, kalbimi döküp göğün boşluğunda yeniden teyelliyor.
İşte tam orada; Dilim ağzımda değil artık; omurgamın en kuytu boğumunda, adını kimsenin bilmediği bir harfi emziriyor.
Ben etrafımda dönmüyorum. Dedim ya; Ben içimin semahındayım; sana, ona, herkese...
Ve her dönüşümde göğün söküğü biraz daha genişliyor. Omurga Terzisi; dikişleri ete değil, kendine geri dönemeyen mülteci ruhlara atar.
Attıkça, Embriyo Arafı'nda bekleyen çocukluğumunun sökülmüş cerrahisi, avuç içlerimin kader çizgilerine süt dişlerini gömüyor. Neşter kuşlarının içinde henüz onlarla sana uçmuyorum; onlar önce kaburgalarımın karanlığında yumارتdan çıkacaklar. Sonra her kanat çırpışlarında, iman tahtamın altına sakladığım kör âşığın ecel toprağını havalandıracaklar.
Beni göz ipliklerimden sök! Ruh suyunun yüzü kıble hürmetine, teneşir denilen o kara ciğerine yatır. Önce içine abdestlenerek annenin rahmine bırak beni; kırk gün, kırk erbain ile kilit vur mühürlü kapılara, ört üstümü, alnına koy.
Ben sana doğdukça, annenin karın sularında zamandan muaf bir ruh cübbesiyle, ayaksız ve kolsuz... İçinde göz perdelerinin ikiye yarıldığı Nil sularının üzerinde, takva kıyametimi döküp saçarak yürüyorum.
Âmin kuşları havalanıyor ağzımızın dikişli dil saçlarından. Ben seni öptükçe, ‘“Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun” o morg yemiş duvarları, beyaz bir tabut aklığıyla boyanıyor.
Endişelenme sen bana; Ben o sızılı günleri dilimden kalbine kadar dikip, Sonra boğaz Araf’ımdan yukarı, ters doğum suyundan geçerek Ruh inkılâbımı göğe düşüreli çok oldu.
Sana; Kutsanmamış çocukluğumu rehin bıraktım. Al o katgüt düğümlerini, kalbimizin kırık yerine mühürle.
Üşüyorum, Üstüme annemin içini ört…
2012/ SolGözümdenDüştün’2024 Oradatamboğazınınarafsestellerinüstünde yürü yor um.