Özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir.
Bu kabul edilirse gerisi çorap söküğü gibi gelir.
Sürekli savaş halindeki Okyanusya ülkesinin *Uçuş Pisti Bir* ismi verilen en kalabalık üçüncü eyaletinin başlıca şehri Londra. Yıl 1984. Nereye baksanız bir teleekran ve teleekrandan anbean sizi izleyen Büyük Birader. Zihninizi okuyan Düşünce Polisi ve görünmezlik zırhına sarılmış İç Parti yön2etiminde, en küçük bir bireyselliğe, özgür düşünce ve arzu belirtisine tahammül göstermeyen mutlak bir totalitarizm. Hakikat Bakanlığı’nda görevli memur Winston Smith’in bir eskici dükkânından alıp günceye çevirdiği küçük defter, hatırlamaktan ve sorgulamaktan vazgeçmeyen bir gözlemciye deyim yerindeyse sığınak olur. Ancak Julia’yla yaşadığı yasak aşk, uyandırdığı önü alınmaz bir yıkım dürtüsüyle, onu efsanevi Kardeşlik örgütü adına büyük bir komplo girişimine sürükler.
George Orwell’in 1949 yılında, 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, adada inzivaya çekilerek yazdığı ve ölmeden önce tamamladığı bu son romanı, *Avrupa’da kalan son insan* üzerine muhteşem bir distopya.
...başka bir kesim de güneş ışınlarını uzayda binlerce kilometre uzaklıktaki mercekler aracılığıyla odaklandırmak ya da yerkürenin merkezindeki ısıyla oynayarak yapay depremler ve tsunami dalgaları yaratmak gibi daha da uzak ihtimallerin peşindedir.
...bir kısım hep daha büyük bombalar, hep daha güçlü patlayıcılar ve hep daha sağlam zırhlar geliştirmektedir; bir diğer kısım yeni ve daha ölümcül gazlar ya da kıtaların bitki örtüsünü yok edecek kadar büyük miktarlarda üretilebilecek zehirli gazlar ya da her türlü antikora karşı bağışıklığa sahip hastalık mikrobu tohumu arayışındadır
Savaş kitleleri fazlasıyla rahata kavuşturmak ve dolayısıyla uzun vadede fazlasıyla zeki hale getirmek için kullanılabilecek olan malları yerle yeksan etmenin ya da stratosfere yollamanın yahut denizin dibine göndermenin bir yoludur. Savaştaki silahlar gerçekten yok edilmediğinde bile, silah üretmek tüketilebilecek bir şeyler üretmeden işgücünü kullanmanın uygun bir yoludur.
...Mesele dünyadaki gerçek zenginliği artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretim yapılmalı, ama üretilenler dağıtılmamalıydı. Ve pratikte bunu başarmanın yegâne yolu savaştı.
Bilim ve teknoloji baş döndürücü hızda ilerliyordu ve gelişmeye devam edeceğini varsaymak da doğal görünüyordu. Kısmen sonu gelmeyen savaşlar ve devrimler yüzünden, kısmen de ampirik düşünce alışkanlığına dayanan bilimsel ve teknik ilerlemenin mutlak kastlara ayrılmış bir toplumda yaşayamayacak olmasından ötürü beklenen olmadı. Bütünü bakımından dünya bugün elli yıl öncesine göre daha ilkeldir.
Birkaç güne kalmaz, diye düşündü Winston ansızın derinden gelen bir inançla, Syme'ı buharlaştırırlar. Fazla zeki. Neyin ne olduğunu görüyor ve söyleyeceğini söylüyor. Parti böyle insanlardan hazzetmez. Bir gün ortadan kaybolacak.
Her çeyrekte kâğıt üzerinde muazzam sayıda çizme üretilmesine rağmen Okyanusya nüfusunun belki de yarısı yalınayak geziyordu. Büyük küçük her türlü kayıt için aynısı geçerliydi. Her şey bir gölgeler dünyasında sönümlenip gidiyor ve sonunda yılın hangi günü olduğu bile meçhul hale geliyordu.
Zaten meselenin püf noktası da buydu: bilinçli şekilde bilinçsizliği teşvik etmek ve sonra bir kez daha, biraz önce yaptığın hipnozun bilincinde olmamak. “Çiftdüşün” dünyasını anlamak için bile çiftdüşünden yararlanmak gerekiyordu.