Doğduğumda başımın en tepesinden **ayak uçlarıma kadar inen o bembeyaz saç telinin üzerine çıkıp yüzümü yıkadım.** Yetimhane duvarlarına gözyaşı odalarımı döküyorum Rabbi. Ne vakit içimdeki Yusufi kuyusuna düşsem, otuz küsur çocukla bir sen dışı ayine kurban ediliyorum. Toprağın sırtından hepimizin elleri bir tohumun altından geçiyor; boğazlarımıza basan o varlıkların içinde ölüyoruz hep.
Sonra saçım uzuyor; uzuyor da bir köprü oluyor. Bir ucu doğduğum yere, diğer ucu adını bilmediğim o sonsuz kıyıya bağlanıyor. Her gece çocuklardan biri saç telimin üzerinden karşıya geçiyor. Ben sayıyorum onları; biri eksiliyor, biri çoğalıyor. Ama nedense kendimi hiç sayamıyorum.
Bir gece yetimhanenin bütün kapıları aynı anda açılıyor. İçeriden süt kokusu değil, ıslak toprak kokusu geliyor. Çocuklar susuyor. Duvarların ardında bir kalp atıyor Rabbi; öyle büyük ki, her vuruşunda pencerelerin camları içeri doğru eğiliyor.
Ayaklarımın altında bir tohum beliriyor.
Onu avuçlarıma aldığımda içinden bir ses yükseliyor:
“Sen terk edilmedin. Sen bırakıldın.”
Bunu duyunca ilk kez ağlamıyorum.
Şimdi daha iyi görüyorum ki; beni doğuran eller başka bir yere, beni büyüten duvarlar başka bir yere aitmiş. Ben ise ikisinin arasında, kendi saçından örülmüş bir köprünün üzerinde kalmışım.
Sonra o bembeyaz saç telini başımdan söküyorum.
Canım yanmıyor.
Tel, yere düşer düşmez toprağa kök salıyor. Yetimhanenin duvarları çatlıyor. Otuz küsur çocuğun elleri toprağın altından birer birer çıkıyor. Hepimiz aynı tohumun etrafında toplanıyoruz.
Ve ben ilk defa yüzümü suya değil, gökyüzüne yıkıyorum.
Rabbim,
eğer bütün ömrüm bir Araf ise,
bana geçeceğim kapının adını değil,
kendi adıma giden yolu göster.
Bilirim, ben Tulay'ım.
Bir doktorun doğarken bana verdiği isimle değil yalnız;