Kadın avuçlarına düşen gözyaşlarına baktı. O anda sırtından bir şeylerin yukarı doğru tırmandığını hissetti; omuriliğini taşıyan askılar, sanki görünmeyen bir el tarafından tek tek tavana çekiliyor, her omurun arasına kendisine ait olmayan bir çocukluğun soğuk parmakları yerleştiriliyordu. Avuçlarındaki gözyaşları yere düşmek yerine gökyüzüne yükselmeye başladı; yerçekimi, kadının bedeninde geçerli olan son fizik kuralıymış gibi birdenbire yürürlükten kalktı. Göğüs kafesi iki tarafından açılacak kadar gerildi, kaburgaları bir kuşun kanatlarına değil, doğum sırasında ters çevrilmiş bir dünyanın kapılarına benzemeye başladı.
İlk gözyaşı yükselirken içinde küçücük bir topuk belirdi. İkincisinde beş parmak. Üçüncüsünde, hiçbir bebeğin ayağına ait olamayacak kadar eski, kemikleşmiş bir ayak izi.
Kadın avuçlarını birbirine kapatmaya çalıştı. Ellerinin arasındaki mesafe büyüdü. Parmakları birbirine yaklaşmak yerine, aralarında görünmez bir koridor açıyordu; o koridorun içinden, ayakları başlarının üzerinde büyüyen bebekler geçmeye başladı. Hiçbiri ağlamıyordu. Ağızları vardı, fakat ağızlarının içinde dil yerine küçücük mezar taşları duruyordu. Her birinin alnında doğum tarihi yazılıydı; ölüm tarihleri ise birbirlerinin yüzlerine kazınmıştı. Bir bebeğin doğum günü ötekinin ölümüne, ötekinin ölüm günü henüz dünyaya gelmemiş bir başkasının rahmine bağlanmıştı. Zaman, onları yaşatmak için değil, hangi sırayla hiç yaşamamış sayılacaklarını belirlemek için çalışıyordu.
Kadın başını kaldırdı.
Gökyüzünde bulut yoktu. Bulutların olması gereken yerde, sırtüstü yatırılmış binlerce beşiğin tabanları görünüyordu. Her beşiğin altında bir çift ayak sallanıyor, ayaklar sallandıkça gökyüzünün yüzeyinde ince çatlaklar açılıyordu. Çatlaklardan yıldızlar düşmüyor, yıldızların içine gömülmüş süt dişleri dökülüyordu; her diş yere değdiğinde bir evin kapısı içeriden kilitleniyor, bir anne henüz tanımadığı çocuğunun adını unutuyor, bir mezar kendisine bırakılacak bedeni beklemekten vazgeçip kendi içine gömülüyordu.
Sonra konvoy göründü.
Ne yol vardı ne tekerlek. Ölüler, birbirlerinin göğüs boşluklarından geçen görünmez bir güzergâhta ilerliyordu. Önde, hiç doğmamış bebeklerin ayak izlerini taşıyan yaşlı cesetler; arkada, öldükleri hâlde henüz kendilerine ait bir geçmiş edinememiş çocuklar vardı. Her ölünün arkasında bir boşluk yürüyordu. Boşlukların yüzleri yoktu, fakat içlerinde birilerinin yüzü eksikti. Konvoy ilerledikçe eksiklikler çoğalıyor, çoğaldıkça birbirlerine benzeyerek tek bir devasa yüz oluşturuyordu. Kadın o yüzü tanıdı. Henüz hiçbir aynada görmediği kendi yüzüydü bu; doğurmadığı çocukların yasını tutmaktan yüz hatlarını kaybetmiş, hiç yaşanmamış doğumların ağırlığıyla yaşlanmış bir yüz.
Konvoydaki bebeklerden biri başını çevirdi.
Ayakları yoktu.
Kadın onun yerine kendi ayaklarının altında iki küçük topuğun belirdiğini gördü. Derisi yarılmadı, kan akmadı; ayaklar, sanki bedeninin içinde yıllardır bekletilen bir hatıranın dışarıya verilmiş biçimiydi. Parmakları toprağa basmak yerine toprağın altındaki kemiklere tutunuyordu. Bir adım attığında yeryüzü yukarı doğru hareket etti. İkinci adımında mezarlar göğe yükseldi. Üçüncüsünde, dünyada yaşamış bütün annelerin rahimleri aynı anda boşaldı; fakat hiçbir çocuk düşmedi. Hepsi, doğumun gerçekleşmediği bir ânın içinde asılı kaldı.
Kadın çığlık atmadı. Çığlığın da bir doğum biçimi olduğunu, boğazından çıkacak sesin kendisine ait olmayan bir bebeğe dönüşebileceğini anlamıştı. Dilini damağına bastırdı. Sessizliği korumak için değil, ölümün ağzına yeni bir çocuk bırakmamak için.
Ne var ki konvoy durmuştu.
Ölülerin hepsi aynı anda ona döndü. Her birinin göğsünde, kalbin bulunması gereken yerde küçücük bir ayak izi vardı. Bazı izler tazeydi; bazıları kemiklerin içine kadar eskimişti. Bazılarının çevresinde henüz kurumamış gözyaşları dolaşıyordu. Kadın kendi göğsüne baktığında kaburgalarının arasında bir kalp değil, binlerce minyatür kapı gördü. Her kapının ardında bir beşik, her beşiğin içinde bir mezar, her mezarın üzerinde de henüz yazılmamış bir isim duruyordu.
En öndeki ölü, ağzını açtı.
İçinden bir bebek sesi çıkmadı. Kadının doğduğu gün hastane koridorunda hiç duyulmamış bir ayak sesi çıktı; ardından, o gün dünyaya gelmemiş bütün çocukların aynı anda nefes almayı denediği o imkânsız uğultu yükseldi. Kadın, gözyaşlarının neden göğe çıktığını nihayet anladı: Dünya onları taşıyamadığı için değil, gökyüzü aşağıda bırakılmış bütün doğumları kendisine geri çağırdığı için.
Tam o sırada konvoy yeniden hareket etti.
Bu kez ölüler ilerlemiyordu.
Kadının omurgası, kemik kemik yerinden ayrılmadan, kendi içinde bir yol açıyordu. Konvoyun bütün ayak sesleri sırtında toplanıyor, her adım bir omurun içine gömülüyordu. Göğüs kafesinin iki yanındaki kapılar açıldı. İçeriden ne kan ne de et çıktı; yalnızca henüz doğmamış çocukların gölgeleri, ölmüş çocukların ayak izlerini takip ederek göğe yükseldi.
Kadın avuçlarına baktı.
Artık gözyaşı yoktu.
İki elinin ortasında, kendisine ait olmayan küçücük bir mezar duruyordu. Mezarın taşı henüz kesilmemişti. Üzerine yazılacak isim de henüz doğmamıştı.
Fakat taşın altında bir şey, iki minik ayağıyla toprağa vuruyordu.
Ve ilk kez, toprağın altından değil, kadının doğumundan önceki zamandan bir ses geldi: