İleti 4s

Omurga Terzisi III-



Ağlamıyorum.

Bilirim, gözyaşlarımın her biri, doğmadan önce mühürlenmiş bir parşömenin kenarlarında kendisine ateşten bir alfabe arıyor; gözümün arkasında saklanan o kahin, camdan yapılmış yanık gözleriyle ruhumun hangi kapısından geçeceğini henüz söylemedi bana. Ben ise kendi içimde, annemin rahminden çıkarılmış o ilk sessizliği, dilimin altında taşıdığım eski bir mühür gibi çevirip duruyorum; her dönüşümde biraz daha küçülen çocukluğum, kaburgalarımın arasında kendisine bir gökyüzü değil, kendisini yeniden doğurabileceği bir kemik arıyor.

Bliyorum;

Üç arş kefen bezine sarılmış çocuklar annelerinin karnından değil, annelerinin içlerinde açtığı o dipsiz boşluktan doğuyor.

Benim doğumum, henüz yaratılmamış bir yaranın rahminde yarım kalmış bir cerrahiydi; neşterin ucunda bekleyen o ilk nefes, etimin hangi tarafına dikileceğini bilmeden, ruhumun sol gözünde yanan o eski ateşe doğru sürükleniyordu. Parşömen kahinin göz camı çatladıkça, içimdeki bütün harfler kendi kıyametini ezberliyor; ben her harfi dilimden söküp omurgamın karanlığına bıraktıkça, doğumun kendisi bir başlangıç olmaktan çıkıp, kendi içine kıvrılmış sonsuz bir yara hâline geliyordu.

Ağlamıyorum.

Yalnızca içimdeki çocuk, henüz yaratılmamış bir annenin göğsüne başını dayayıp, süt yerine göğün söküklerinden sızan o beyaz sessizliği içiyor.

Şimdi, o sessizliğin içinde, kendime ait olmayan bütün doğumları birer birer dikiyorum.


Sana.
Bana.
Hepimize.

Ağlama deme bana.

Bilirim ağlamanın ne olduğunu, daha gözlerime su değmeden öğrendim; üç arş kefen bezine sarılmış o çocukların ayak uçlarında bekleyen soğukluğu, yetimhane banyosunun fayanslarından önce ruhumun kemiğinde hissettim ve her defasında gözlerimden düşmek isteyen yaşları, annemin hiç tamamlamadığı o ilk doğumun içine geri diktim.

Beni ağlatan sen değilsin.

Beni ağlatan, doğduğum yerde benden önce terk edilmiş olan o küçücük ruhun hâlâ kapının eşiğinde bekliyor oluşu; ellerinde süt değil, üç ayrı kefen bezinin düğümünü taşıması ve her düğümün içinde henüz söylenmemiş bir annenin adını saklaması.

Ben o düğümleri çözdükçe, içimden çocuklar çıkıyor.

Biri dilimin altında.

Biri sol gözümün arkasında.

Biri de kalbimin sağ tarafında, zamanı yanlış gösteren o saatin içinde.

Hiçbiri ağlamıyor.

Çünkü bazı çocuklar dünyaya geldiklerinde ilk nefeslerini ciğerlerine değil, annelerinin yokluğuna çekiyorlar.

Ben de o yokluğu yıllarca içimde büyüttüm; büyüdükçe kaburgalarım daraldı, omurgam ağırlaştı, dilimin altında taşıdığım o eski mühür etime yapıştı ve sonunda kendi bedenimin içinde, kendime ait olmayan bir cenaze alayının önünde yürümeye başladım.

Neşter kuşları o gün ilk kez kanatlandı.

Kanatlarının altında çocukların kefenlerinden kopmuş üç beyaz iplik vardı.

Biri göğsüme dikildi.

Biri gözümün içine.

Biri de ağzıma.

O günden sonra hiçbir kelimeyi kolay söylemedim.

Her kelime önce bir yaradan geçti.

Her dua önce kemiğe sürtündü.

Her sevgi, kendisine bir mezar yeri aradı.

Ben sana baktığımda bile içimde bir cenaze değil, yarım kalmış bir doğum yürüyordu.

Ve şimdi anlıyorum;

Belki de ben hiçbir zaman doğmadım.

Belki bütün hayatım, doğmamışlığımın içinde kendime bir beden dikmekten ibaretti.

Sen bana ağlama diyorsun.

Ben sana sus demiyorum.

Yalnızca ellerini çek dikişlerimden.

Bırak biraz kanasın.

Bırak çocukluğum ilk kez kendi yarasının içinde uyusun.

Bırak annemin içi, üzerimden yavaşça çekilsin.

Çünkü ben artık onun rahminde değilim.

Ama hâlâ onun bıraktığı boşluğun içinde,

üç arş kefen bezine sarılmış o çocuklarla birlikte,

kendime yeniden doğacağım yeri arıyorum.









London✨🍃
429