Yavaş yavaş bahar geliyor. kuru soğuklarda geçti,hafif esiyor artık. Hava da herşey yoluna girecek kokusu var, biraz sabretsek yoluna girecek gibi. Bu hissi seviyorum. Hayat Umut Dolu
İnsanlık tarihi boyunca cinsellik üzerine birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen, bu konu çoğu zaman halı altına süpürülmüş, “ayıp” ya da “sakıncalı” bir alan olarak görülmüştür. Cinsellik dediğimiz olay çok boyutludur. Basit sevişmek olarak ele almamak gerekir. Sağlıklı bir cinsel yaşam, yaşam kalitesinin en önemli parametrelerinden birisidir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde yer aldığı gibi, cinsellikte yeme, içme, uyuma gibi temel bir fizyolojik ihtiyaçtır. Cinsellik öcü değildir bundan bahsetmek bizi ahlaksız ya da sapık yapmaz.
Jared Diamond, Seks Neden Keyiflidir? veya diğer adıyla İnsan Cinselliğinin Evrimi ( güncel adı daha makul olan bana göre ) isimli eserinde insan cinselliğinin kökenlerine oldukça mizahi ve bilimsel yaklaşmış. Mizahi demişken Haydar Dümen’e sorulan absürd sorular ve yazılar gelmesin aklınıza…:) İlkel canlılardan tutun insana kadar uzanan geniş bir evrimsel çerçeve ile ele almış.Diamond, insanların en yakın akrabaları olan şempanzeler ve bonobolar üzerinden evrimsel karşılaştırmalar yaparak bu türlerin davranışlarını inceleyerek insanın cinsel stratejilerinin nasıl biçimlendiğini göstermiştir.Ayrıca şempanzelere akrabamız demesi oldukça eğlenceliydi. :) Cinselliğin üreme amacı taşımadığını aynı zamanda sosyal bağ kurma duygusal yakınlık ve ortak ebeveynlik açısından da evrimsel bir avantaj yarattığından bahsetmiş.
Diamond’ın kitabının ilk bölümü, “En Tuhaf Cinsel Yaşama Sahip Hayvan” başlığında büyük bir heyecanla bekliyorum. “Acaba hangi hayvandan söz edecek?” diye ters köşe oldum. :)
Cevabı oldukça ironikti — insan— :))
Erkeklerin neden bebek emzirmediğinden tutun da kadınlarda neden menopozun ortaya çıktığına kadar pek çok soruyu yanıtlamış olup her bölümde cinselliğin, bedensel dürtülerin ötesinde kültürel bir inşa olduğunu hatırlatmıstır.
Diamond’ın ele aldığı konulardan biri de “cinsel seçilim” kavramıdır. Bu teori, Darwin’in doğal seçilim kuramının bir uzantısı olarak eş seçiminin evrim üzerindeki etkisini açıklamakta. Bu kavramdan da geniş çaplı bahsedilmiş. Cinsel evrimin nasıl yürüdüğünü cinsel seleksiyonu öğreniyorsunuz. Belgesel tadında…
İzlemek isteyenler için;
?si=0v5bCYRx_dKnUzxT
Aşkın Metafiziği kitabını okuduğumda da “birleşmeyi üremek için biyolojik bir zorunluluk” olarak görüyordu düşünce olarak birbirlerine yakın buldum.Diamond da benzer biçimde cinsel dürtünün ardında genetik devamlılık güdüsünü görür ancak buna ek olarak cinselliğin toplumsal ve kültürel boyutlarını da ele almıstır
Kısacası, cinsellik hayatın utanılacak değil anlaşılacak bir yönüdür arkadaşlar. Diamond’ın kitabı, bu konuda ön yargılardan sıyrılmak isteyen herkes için eğlenceli, düşündürücü ve öğretici bir kaynak niteliğindedir.
“Bırakın önyargı ve tabularınızı —->okuyun, şaşırın, eğlenin.”
Kavim'den sonra Ahmet Ümit'in en sevdiğim kitaplarından biridir. Suç türünde bir kitap olsa da bu kez protagonist bir polis veya dedektif değil, bir gazeteci.
Aile ilişkilerine inen ve harika bir gizemi barındıran bu kitap, en sevdiğim ikinci kitabı. Akıcı ve yaratıcı kurgusundan dolayı Ahmet Ümit okumaya bu kitapla başlayabilirsiniz.
1. Kitap ne anlatıyor? Puslu Kıtalar Atlası, 17. yüzyıl İstanbul’unda geçen, ama aslında insanın dünyadaki yerini sorgulayan bir romandır. Kitap, “gerçek” dediğimiz şeyin ne kadar sağlam olduğunu ve insanın ne kadar özgür olabildiğini sorgular. Roman boyunca şunu hissederiz: Bu dünya pusludur, kim güçlü, kim haklı belli değildir. 2. Romanın temel soruları Kitap bize net cevaplar vermez, ama şu soruları sürekli sordurur: Gerçek sandığımız şey gerçekten gerçek mi? İnsan kaderini değiştirebilir mi? Güç mü kazanır, bilinç mi? Bilmek mi daha tehlikelidir, bilmemek mi? 3. Ana karakter: Bünyamin Bünyamin: Sıradan, edilgen bir gençtir. Olan biteni çoğu zaman seçmez, yaşar. Okur onunla birlikte şaşırır ve korkar. Bünyamin aslında: Bu dünyanın içine doğmuş her insanı temsil eder. 4. Uzun İhsan Efendi (Baba) Uzun İhsan Efendi: Atlası yazan kişidir. Dünyayı bilen ama karışmayan biridir. Bu yönüyle: Dünyayı kuran ama acısından sorumluluk almayan bir figürdür. Kitap burada şunu sorgular: Bir şeyi bilmek, ona müdahale etmeyi gerektirir mi? 5. Ebrehe: Açık güç ve şiddet Ebrehe: Gücüyle hükmeden bir karakterdir. Zorla, korkuyla ilerler. Bünyamin’in hayatında: Gücün insanı nasıl ezdiğini gösterir. Ebrehe, kitabın “kötüsü”dür ama aynı zamanda dünyanın sert gerçeğidir. 6. Hınzıryedi: Hınzıryedi: Bir dilencidir. Kurnazdır, akıllıdır. Ama bilge veya kurtarıcı değildir. Bünyamin ile ilişkisi: Ona yol göstermez. Onu kurtarmaya çalışmaz. “Bu dünya böyle, uyum sağla.” der. Yani Hınzır Yedi: Bünyamin’i özgürleştirmez, onu dünyaya alıştırır. Bu yüzden: Ebrehe açıkça ezer,hınzır Yedi sessizce kabullendirir. 7. Diğer karakterler (Kısaca) Zülfiyar: Aklı çıkar için kullanan insan. Alibaz: Gücü düşünen, sorgulamayan kişi. Dertli: Sessizce acıya katlanan insan. Venedikli cerrah: İnsanı parça parça gören,ahlaksız bilimi temsil eder. Bu karakterlerin hepsi: İnsanın farklı hâllerini gösterir. 8. Kitabın ana fikri Kitap şunu söyler: Bu dünyada güç çoğu zaman kazanır,bilinç insanı kurtarmaz,bilmek bazen daha çok acıtır Ama kitap yine de önemlidir çünkü: İnsan yine de düşünmeden edemez. “Puslu Kıtalar Atlası, bize iyiyle kötüyü net çizgilerle ayırmaz. Gücü, bilgiyi ve kabullenişi yan yana koyar. Bünyamin’in yaşadıkları, bu dünyada insanın ne kadar az söz hakkı olduğunu gösterir. Ama yine de insan, pusun içinde anlam aramaktan vazgeçmez.” Puslu Kıtalar Atlası, insanın güçlüler karşısında nasıl ezildiğini ve bazen hayatta kalmak için bile kendinden vazgeçmek zorunda kaldığını anlatan bir romandır.
Öncelikle bu sene belirlediğim kitap hedefime ulaşmış bulunmaktayım. Kendimi kutluyorum. 💐 50 kitap hedefi koymuştum sene başında, henüz yıl bitmeden tamamladım. Tabii ki hedef sadece metaforik bir motivasyon sayısından ibaret. Güzel kitaplar keşfedip keyif veren okumalar yaptıysanız on veya otuz fark etmez. Ben de bu sene müthiş kitaplar keşfettiğime inanıyorum.
Lovecraft serisi üçüncü kitaba gelecek olursak, eksik içerik oluşturmaya üşendiğim için- daha doğrusu süreci beklemeye- Can yayınları altında paylaşacağım bu kitaba dair yorumumu.
Kırmızı Panda Yayınevi'nde altı değil beş adet kısa korku hikayesine yer verilmiş. Nyarlathotep, Korkunç İhtiyar Adam, Elektrikli İnfaz, Eşikteki Şey, Erich Zann'ın Müziği isimleriyle listelenmiş giriş bölümünde.
İkinci hikaye favorim oldu, son hikaye ise eksik kalmıştı. Özellikle korku kitaplarının bu şekilde kısa veya orta tutulması yerinde bir karar. Aksi halde korkuyu canlı tutmak için zorlama motifler eklenebiliyor. Dengeyi bulabildiği, harika detaylar yarattığı için Lovecraft'ı da kutluyorum.
İnsanlar modern çağa dek hastalıklardan kötü havayı, şeytanları ve kızgın tanrıları sorumlu tuttu ve bakterilerle virüslerin varlığından asla şüphelenmedi. İnsanlar melek ve perilere inanmaya hazırdırlar ama minik bir pirenin ya da tek bir damla suyun katil avcılardan bir ordu oluşturabileceğine asla ihtimal vermezler.
Kızlar taşları gördüklerinde hayretler içinde kalmışlardı. Düzen Varlıkları'nın saç renkleriyle aynı olan ancak serçe parmağı büyüklüğünde prizma şekilli taşlar havada süzülüyordu. Taşlar havalandı, havalandı ve yeni düzenleyicilerin kalplerine hızla saplandı. Yeni nesil düzenleyiciler şimdi ışıl ışıl bir yıldız gibi parlıyorlardı. Gözyaşları aniden durmuştu. Hepsi bir anda sunakların üzerinde ayağa kalkmışlardı. Eski düzenleyiciler ise çöl tozları gibi ufalanarak ortadan kayboldular.
Banker Zarifi’nin anı kitabında okuduğu sözleri hatırladı birden. ”Dünyanın hiçbir yerinde servetler, İstanbul’daki kadar çabuk el değiştirmez.” yazıyordu.
Biliyorsunuz, Türkiye'deki dinci gruplar ve bunların medyası yıllardır Atatürk'ün ölümüyle ilgili hep bir yalanı dile getirirler: Atatürk'ü içki öldürdü! Doğru olmadığını söylersiniz... Resmi belgeleri gösterirsiniz... Yok hayır, dinlemezler. Papağan gibi tekrar ederler: Atatürk çok içki içtiği için öldü. Dayanamayıp sorarsınız: Nereden biliyorsunuz? Hemen yanıtlarlar: Siroz hastası değil miydi? Açıklarsınız, sirozun alkolden kaynaklandığı bir şehir efsanesidir. İnanmazlar. Peki dersiniz, Mehmet Akif neden öldü biliyor musunuz? Çık çıkarmazlar. Kem küm ederler. Sirozdan dersiniz. İnanmazlar. Öyle ya sirozun içki içmekten kaynaklandığını sanıyorlar ya! Eh Mehmet Akif içmediğine göre nasıl sirozdan ölebilir? Cahil oldukların için dalga da geçersiniz: Belki gençliğinde çok içtiğinden dolayı olabilir mi? Ne yazık ki son yıllarda sürekli böylesi absürd meseleleri tartışıp durmuyor muyuz? "Bursa Orhangazi'de iki ay önce grip belirtileri gösteren iki yaşındaki Furkan'ın siroz olduğu anlaşıldı. Küçük Furkan babasından alınacak karaciğerle hayatta tutulacak." Yani Atatürk içkiden değil sirozdan öldü. Dinci medyanın "üfürükçü" haberlerini uzatmayalım.