Bu hikâye, büyük olayların değil küçük iyiliklerin insan hayatını nasıl dönüştürebileceğini anlatır. Bazen bir çocuğun yüzünü güldüren sıradan bir yardım, yıllar sonra bambaşka hayatlara dokunan güçlü...
Yaz iyice kendini göstermeye başladığında mahallede hayat bambaşka bir ritme büründü. Akşam ezanına kadar sokaklar çocukların kahkahalarıyla doluyor, balkonlardan annelerin sesleri yükseliyordu. Tozlu yollar, küçük ayak izleri ve bisiklet tekerleklerinin bıraktığı ince çizgilerle gün boyu yeniden yazılıyordu. Büse artık yalnızca bisikletiyle değil, değişen hâliyle de dikkat çekiyordu. Eskiden başını öne eğerek yürüyen o sessiz kız gitmiş, yerine daha dik duran, daha rahat konuşan, gözlerinin içine bakarak gülümseyen bir çocuk gelmişti. İnsan bazen en büyük değişimi aynada değil, yürüyüşünde taşır. Mahalledeki yaşlı teyzeler onu gördükçe dua ediyordu. “Maşallah kızım, yüzün hep böyle gülsün.” Büse de utangaç bir tebessümle teşekkür edip yoluna devam ediyordu. Ama artık o tebessümde eksiklik değil, sahip olmanın huzuru vardı. Bir gün okuldan dönerken yağmur bastırdı. Yaz yağmurları ansızın gelir; önce rüzgâr haber verir, sonra gökyüzü kararır ve ardından damlalar toprağa düşer. Büse bisikletiyle hızlıca sokağa girdi ama mahallenin başında, kaldırım kenarında ağlayan küçük bir çocuk gördü. Çocuk, elindeki yırtılmış poşete sarılmış birkaç defteri korumaya çalışıyordu. Üstü başı ıslanmış, ayakkabıları çamura bulanmıştı. Tanıdığı biri değildi; belli ki yeni taşınan ailelerden birinin oğluydu. Büse hemen fren yaptı. “Niye ağlıyorsun?” diye sordu. Çocuk burnunu çekerek cevap verdi. “Defterlerim ıslandı… Annem kızacak.” Büse bir an durdu. Sonra hiç düşünmeden bisikletinin sepetindeki kendi çantasını çıkardı. “Al, bunları bunun içine koy. Eve kadar böyle götür.” Çocuk şaşkınlıkla ona baktı. “Ama senin?” “Ben yakınım zaten,” dedi Büse. “Koşarım.” O küçük çocuk gözyaşlarının arasından ilk kez gülümsedi. İşte iyilik tam da böyleydi; çoğu zaman uzun düşüncelerin değil, anlık merhametin işiydi. İnsan bazen en doğru şeyi planlayarak değil, kalbiyle karar vererek yapıyordu. Akşam annesi durumu öğrenince Büse’ye sarıldı. Sonbahar yavaş yavaş kapıya dayanırken mahalledeki hava da değişmeye başlamıştı. Yazın o uzun ve gürültülü akşamları yerini daha serin, daha sakin günlere bırakıyordu. Ağaçların yaprakları sarıya çalıyor, sabahları sokaklara ince bir serinlik çöküyordu. Çocukların oyun sesleri hâlâ vardı ama artık akşam ezanıyla birlikte herkes daha erken evine dönüyordu. Büse içinse mevsimlerin değişmesi yalnızca havanın serinlemesi demek değildi. O, artık hayatın da insan gibi dönem dönem değiştiğini öğreniyordu. Sevincin de hüznün de gelip geçtiğini, ama insanın içinde kalan şeyin yaptığı iyilikler olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlamıştı. Okulda yeni dönem başlamıştı. Yeni defterler, yeni öğretmenler, yeni sorumluluklar… Büse bu yıl daha kararlı görünüyordu. Derslerine daha çok sarılıyor, özellikle Türkçe dersinde yazı yazmayı çok seviyordu. Öğretmeni bir gün sınıfa bir ödev verdi: “Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz? Herkes bunu bir kompozisyon olarak yazacak.” Sınıfta herkes heyecanla konuşmaya başladı. Kimisi doktor olmak istiyordu, kimisi öğretmen, kimisi polis… Büse ise uzun süre kalemini elinde tutup düşündü. Akşam eve geldiğinde defterini açtı. Pencerenin önüne oturdu. Dışarıda hafif bir rüzgâr yaprakları sürüklüyordu. O ise boş sayfaya uzun süre baktı. Sonra yavaş yavaş yazmaya başladı. “Ben büyüyünce insanların duasında olmak istiyorum.” Bu cümleyi yazdıktan sonra durdu. Çünkü aslında ne demek istediğini biliyordu ama bunu kelimelere dökmek kolay değildi. Devam etti: Öğretmen gözlüğünü çıkarıp ona baktı. “Bazen,” dedi, “insan en büyük mesleği kalbiyle yapar. Sen bunu şimdiden öğrenmişsin.” Büse utandı, başını eğdi ama içinde sıcak bir huzur vardı. O gün okuldan dönerken bisikletini daha yavaş sürdü. Sanki sadece yolda değil, düşüncelerinin içinde ilerliyordu. Gökyüzü açık mavi, hava serindi. Ve o küçük kalbiyle ilk kez şunu net olarak hissediyordu: İnsan bazen en büyük yolculuğa, bir iyiliği hatırlayarak başlar.