Bir Bisikletle Başlayan Yol
Bu hikâye, büyük olayların değil küçük iyiliklerin insan hayatını nasıl dönüştürebileceğini anlatır. Bazen bir çocuğun yüzünü güldüren sıradan bir yardım, yıllar sonra bambaşka hayatlara dokunan güçlü...
2. Bölüm

1. Bölüm

1 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
Kent Meydanı o sabah her zamankinden daha hareketliydi. Baharın serinliği havada asılı duruyor, insanların yüzlerinde hem telaş hem de küçük umutlar dolaşıyordu. Belediyenin hoparlörlerinden yükselen anons, kalabalığın dikkatini meydana toplamıştı. Sakarya İl Halk Sağlığı Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı kampanyaları kapsamında yürütülen “Sağlıklı Yaşam Araçları” projesi için on adet bisikleti kura ile dağıtacaktı.
İnsanlar sıraya giriyor, küçük kura biletlerini avuçlarında sımsıkı tutuyordu. Kimi kendi çocuğu için, kimi torunu için, kimi de sadece şansını denemek için oradaydı. Ben de sıraya girip bir bilet aldım. Ama benim niyetim diğerlerinden biraz farklıydı.
Eğer o bisiklet bana çıkarsa, onu kendime almayacaktım. Mahallemizde yaşayan küçük Büse’ye hediye edecektim. Yenikent İmam Hatip Ortaokulu’nda okuyan, sessizliğiyle dikkat çeken, gözlerinde hep yarım kalmış bir isteğin izi duran o kıza…
Büse, mahallede çocuklar akşamüstleri sokakta bisiklet sürerken, Büse kaldırım kenarında oturup onları izlerdi. Çünkü Büse’nin bisikleti yoktu.
Arkadaşları bazen bisikletlerini kısa bir tur için Büse verirlerdi. O an yüzünde beliren mutluluk, birkaç dakikalığına bütün dünyanın güzelliğini taşıyordu sanki. Ama sonra bisiklet geri alınır, Büse yeniden sessizliğine dönerdi. Onun o mahzun bakışını görmek insanın içine işliyordu.
İşte bu yüzden oradaydım. Belki şans yüzüme gülerdi. Belki de bir çocuğun hayatında unutamayacağı küçücük ama çok değerli bir sevinç olabilirdim.
Kura çekiminin başlamasını beklerken, Ziraat Bankası’nın önünde Yenihaber Gazetesi’nden kardeşim Mustafa Kaya ile karşılaştım. Üzerinde günlük rahat kıyafetleri vardı; belli ki o gün izindeydi. Beni görünce gülümsedi.
“Hayırdır Hikmet amca, burada ne yapıyorsun?” diye sordu.
Elimdeki kura makbuzunu gösterdim. Hafifçe gülerek durumu anlattım.
“Bisiklet bana çıkarsa,” dedim, “Büse’ye vereceğim. Kızcağızın çok hevesi var .”dedim.
Mustafa bir süre sessiz kaldı. Yüzünde düşünceli bir ifade belirdi. Gözlerini meydandaki kalabalığa değil, sanki çok daha uzağa dikmişti.
Sonra bana dönüp sakin, ama kesin bir ses tonuyla konuştu:
“Hikmet amcam, o kura makbuzunu başka birine ver. Büse’nin bisikleti yarın evine gelecek.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Şaşkınlıkla yüzüne baktım.
“Nasıl yani?” dedim.
Mustafa sadece tebessüm etti.
“İsmini vermek istemeyen bir hayırsever iş adamı var. Durumu anlattım. O da hiç düşünmeden ‘O çocuğun bisikleti benden olsun’ dedi.”
O an içimde tarifsiz bir sıcaklık yayıldı. İnsan bazen dünyanın sertliğine, hayatın acımasızlığına fazla odaklanıyor; ama böyle anlarda anlıyorsun ki iyilik hâlâ sessizce bir yerlerde nefes alıyor.
Ertesi gün mahallede alışılmadık bir heyecan vardı. Bir teslimat aracı sokağa girdiğinde çocuklar peşine takıldı. Aracın durduğu yer Büse’nin kapısının önüydü.
Kapı açıldı. Annesi şaşkın, Büse ise meraklı gözlerle dışarı baktı. Yeni, pırıl pırıl bir bisiklet dikkatlice indirildi. Güneş ışığı kırmızı gövdesinin üzerinde parlıyordu.
Büse önce inanamadı. Küçük elleriyle gidonu tuttu, sonra annesine baktı.
“Bu… benim mi?” diye fısıldadı.
Annesinin gözleri dolmuştu. Başını sessizce salladı.
İşte o an Büse’nin yüzünde öyle bir sevinç doğdu ki, tarif etmeye kelimeler yetmezdi. Sanki yıllardır içinde sakladığı bütün hayaller bir anda gerçeğe dönüşmüştü. Gözleri parlıyor, dudakları titreyen bir gülümsemeyle açılıyordu.
O gün anladım ki bir çocuğun yüreğine dokunmak, dünyanın en büyük servetinden daha değerliydi.
Çocuk kalbi kadar temiz, çocuk duası kadar saf çok az şey vardır bu hayatta. Ve o kalbi sevindirmek kadar güzel bir amel de yoktur.
Bu yüzden o hayırsever iş adamına ve buna vesile olan Mustafa Kaya kardeşime gönülden teşekkür ettim. Bazı insanlar isimlerini değil, iyiliklerini bırakırlar dünyaya.
Bir bayram sabahı anlatılan o kutlu hatıra da hep bunu öğretmez mi zaten?
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed, bayram günü oynayan çocukların arasında bir kenarda yalnız başına duran mahzun bir çocuk görür. Herkes sevinç içindeyken onun yüzünde derin bir hüzün vardır.
Yanına yaklaşır. Şefkatle elini omzuna koyar.
“Neden üzgünsün evladım?” diye sorar.
Çocuk gözlerini yere indirir.
“Babam savaşta şehit oldu,” der. “Annem başka biriyle evlendi. Ben ortada kaldım. Kimsem yok.”
Bu sözler karşısında Resûlullah’ın kalbi merhametle dolar. Küçük çocuğun elini tutar ve ona şöyle der:
“İster misin, baban ben olayım? Annen Aişe, amcan Ali, kardeşin Fatıma olsun?”
O yetim çocuk o günden sonra yalnız kalmaz. Resûlullah’ın yanında büyür, sevgiyle kuşatılır. Ve Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde, gözyaşları içinde şöyle der:
“Şimdi gerçekten yetim kaldım…”
Daha sonra Hz. Ebubekir onu himayesine alır. Çünkü merhamet, yalnızca bir duygu değil; devredilen bir emanettir.
Eskiler boşuna söylememiş:
“Asıl yetim, ilim ve edepten mahrum olandır.”
Bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur:
“Cennette Ferah adı verilen bir köşk vardır. Oraya ancak çocukları sevindirenler girer.”
Belki hepimizin büyük işler yapacak gücü yoktur. Belki dünyayı değiştiremeyiz. Ama bir çocuğun yüzündeki hüznü silebiliriz.
Bazen bir bisikletle…
Bazen bir kitapla…Bazen sıcak bir tebessümle…
Bazen de sadece “Sen yalnız değilsin” diyebilmekle…
Çünkü bazen bir çocuğun kalbine dokunmak, bütün bir ömrü güzelleştirmeye yeter.
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar