İnsanların bazı taşkınlık dönemleri vardır ki, küçük bir hazırlık dakikası ile başlar. Bu dakikada gözler birbirlerini sorguluyor gibi durur, sanki “Ağlayalım mı? “Sorusuyla bakışır. Bu dakika uzun bir zaman daha hatıralarla doludur bu bir dakikada bütün yaralar açılır. Kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap iniltisiyle binlerce delik açılır; türlü kırık umutlar, acı umutsuzluklar, yaş hayalleri, bütün hayatını ağlayan armağanları yas çığlıklarıyla gözyaşlarıyla sürüne sürüne buluşurlar.
Bir kadın bir kere uçurumlardan yuvarlanmaya başladı mı artık düşüşüne son verecek nokta yoktur, ne kadar aşağı düşerse düşecek yerler o kadar çoğalır.
Aman yarabbi! Sevmek bu muydu? İnsanı sanki bir mengene içinde sıkıp sıkıp da birisinin ayakları altına ezik, bitik, can çekişerek atmak isteyen bu öldürücü şey, sevmek bu muydu?
Karı koca arasına böyle bir sevgi kopukluğu girince daha iyi bir geçim, mümkün değil, sağlanamaz. Kadın ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar yahut gözyaşları çare olmazsa başka bir yerde eğlence aramak ister.
Çocukluk ve hep böyle değil midir? Hatıralar hava ve zaman etkisi ile yıpranmış, delik deşik olmuş bir sayfa biçiminde kalır. O zaman en fazla tesir eden şeyler, hatıralar tablosunda en derin kazılır.
Belki de okuduktan sonra saatlerce üzerine düşündüğüm ve gerçekten hakkını vererek yazıldığını kabul ettiğim bir kitaptı Mai ve Siyah.
Aslında “mai”, hayallerimizi, umutlarımızı ve gerçekleştirmek istediğimiz şeyleri yansıtıyordu. “Siyah” ise hayatın zorluklarını, umutsuzluklarını ve bazen hiçbir zaman başaramayacağımız duygusunu temsil ediyordu.
Biz de zaten hayatı bu iki uç arasında yaşıyoruz. Mai ve Siyah tam olarak bunu anlatıyordu: Hayat umutlarla başlar, ama çoğu zaman umutsuzluklarla sınanır. Her zaman hayaller kurarız, fakat her hayal gerçeğe dönüşmez.
Ahmet Cemil de bu hayallerin peşinden koşan ama onlara hiçbir zaman tam anlamıyla ulaşamayan bir karakterdi.
Bu kitap, hayal kurup da hayallerine ulaşamayan herkese içtenlikle önerimdir.