UZAYLI KRUSKA
Bilim kurgu içerikli, kaşif bir uzaylının evreni keşfederken gittiği gezegenlerde yaşadığı maceralar. Evinizin tatlı kaşifi maceralarıyla karşınızda:)...
4. Bölüm

Bölüm 4 – Çaylak Kâşif Kruska

2 Okuyucu
0 Beğeni
0 Yorum
“İşte meşhur Kevalion gezegeni, gördüklerinden etkilenmen normal ama çok fazla heyecanlanma. Zuanlar gezegenin çok büyük bir bölümüne hakimler. Daha önce bilgisini öğrendiğin gibi önceliğimiz onlara fark edilmeden keşif gezimizi tamamlamak. Eğer bu gerçek bir keşif görevi olsaydı devamında onlardan biri gibi yaşaman gerekebilirdi. Ancak bu gezide meşhur gezegeni ve Zuanları canlı gözle keşfedip gözlemlerini Davor’a taşıyacaksın. Burada zaman akışı bizim gezegenimizden çok farklı değil, geri döndüğümüzde çok bir zaman farkı olmayacak. Ancak galaksinin uzak köşelerinde ve diğer galaksilerde bu durumun çok değişken olabileceğini öğrenmişsindir.” Dedi Üstat Progu.
“Gerçekten muhteşem görünüyor, anlatılanlardan daha etkileyici.” Diye cevapladı Kruska.
Kevalion gezegeni mor renklerle donatılmış bir yeryüzüne ve sürekli bu renklerde uçuşan duman ve bulutlarla doluydu. Her tarafı mor buzullarla kaplı bir gezegendi. Zuanlar gezegendeki hâkim ırktı. Sistemli askeri birimlere sahip, negatif ve savaşçı bir ırktılar. Teknolojileri çok gelişmemişti bu sebeple gezegenlerinin dışına dair resmi bir bilgileri yoktu. Aralarında mistik yetenekleri gelişmiş olan bazıları gezegen dışıyla ilgili bilgilere sahipti. Kruska bu bilgileri gelmeden önce öğrenmişti. Henüz kâşif üstatlığını tamamlamamış, Üstat Progu tarafından ilk kez keşif gezisine çıkarılmıştı.
“Pekâlâ, Zuanlara doğru ilerleyelim, daha önce haritada belirttiğim bölgede görünümümüzü değiştireceğiz. Şimdiden haberin olsun, oraya yaklaştıkça negatif enerjiyi daha ağır hissedeceksin, eğitimlerini unutma.” Dedi Progu.
Kruska bakışlarıyla onay verdi ve yola çıktılar. Haritada belirtilen yere vardıklarında etrafta hiçbir değişiklik göremedi. Bir tepenin yamacında durmuşlardı.
“Burada artık görünümümüzü değiştirmeliyiz. Buzul çatlaklarının arasında dolaşan sürüngenleri gördün mü? Onlara dönüşeceğiz. Ardından beni takip et”
Görünümlerini değiştirdiler. Kruska Üstat Progu’yu takip etmeye başladı. Nadiren yüzeyden hareket ediyor, genellikle buzuldaki çatlaklardan ilerliyorlardı. Dönüştükleri varlık 20-25cm aralığında bir uzunlukta, mor buzul ile aynı renkte derisi bulunan, gözleri mavi bir sürüngendi. Buzulların derinliklerinde açığa çıkan gazları soluyarak besleniyordu. Yerel halk için bir tehdit oluşturmasa da gördükleri zaman sırf zevkine saldırgan tavır gösteren Zuanlar olabiliyordu.
İri görünümlerinin aksine bir Zuan kendi gezegeninde aç ve susuz hayatta kalabilirdi. Gezegenin atmosferi ve çıkan gazlar onları solunum yoluyla hayatta tutacak enerjiyi veriyordu. Kırmızı ten renkleri, siyah uzun saçları, kirli sakalları ve kıllı bir vücutları vardı. Yetişkin bir Zuan yaklaşık olarak 185-210 cm aralığında, oldukça kaslı doğal bir vücut yapısına sahip olurdu. Atmosfer ve gazlardan fiziksel gıda üreten bir teknolojiye de sahiptiler. Savaşçılar ve yeni doğan çocuklar fazladan enerji için bu gıdalardan tüketebiliyordu. Ruhani ve manevi yanları pek gelişmemiş fiziksel varlıklardı. Teknolojik olarak da doğal madenlerden elde ettikleri mızrak, kılıç gibi savaş aletleri kullanıyorlardı. Bir Zuan elinde tuttuğu mızrağı 1 kilometreye kadar fırlatabilirdi. Ancak savaş esnasında 500 metreye kadar etkililerdi.
Kratere benzeyen derin bir oyuk önlerinde belirmeye başlamıştı. Burası devasa bir yer altı üssü ya da şehri olabilirdi. Civar tepelerde beliren Zuan askeri yapıları gözlerine çarpmış, ayrıca buzul çatlaklarının altında fark edilmeden üstünden ya da kenarından geçtikleri bazı gözcü lokasyonları tespit etmişlerdi. Küçük bir çatlaktan kratere benzeyen oyuğa doğru görünmeden geçiş yapmışlardı. İçeride devasa bir şehir vardı. Burası yalnızca yaşam alanlarından birisiydi ve bunun gibi yüzlerce vardı. Bu şehirde yaşayan 100-150 bin arası Zuan olduğunu daha önceden biliyorlardı. Dışarıdan küçük gözüken ancak yer altına doğru genişleyen oldukça büyük yapılar olduğunu duymuştu Kruska.
Henüz şehir merkezine varmamışlardı.
“İşte burası, yer altından birbirine bağlı devasa bir şehir. İstediğin gibi keşfetmekte özgürsün. Yalnızca güvenlik açısından seni takip ediyor olacağım. Eğer bir tehlike fark edersen hemen bir yarık bul ve saklanıp uzaklaş. Unutma orijinal formunda gözükmemelisin. Buradaki düzenin etkilenmesini ve bizi tanımalarını istemiyoruz.” Dedi Üstat Progu.
Kruska oldukça heyecanlıydı. Negatif enerjinin yoğunluğunu fark etmişti. Çok geçmeden şehir içine doğru yol almaya başladı. Etrafta iri-yarı asker görünümlü ve silahlı birçok Zuan vardı, onların arasından görünmeden ilerleyerek merkeze doğru girdiğinde, çocuklar, kadınlar ve beraber yaşadıkları farklı yaşam türleri olduğunu gördü. Baş bölgesindeki baca benzeri boynuzundan dumanlar çıkaran, dört ayaklı, oldukça saldırgan görünümlü, boyları 30-40cm yüksekliğinde, uzunlukları 1 metreyi bulan yaratıklar çevrede dolaşıyordu. Zuanlarla birlikte yaşıyor gibilerdi. Gözleri yoktu ancak burun ve ağızları vardı. Her birinin boyu 15-20cm aralığında görünen sivri pençelere sahiplerdi. Sürekli bir şeyler arıyor gibi görünüyorlardı. Bir tanesinin Kruska ve üstadın görünümüne büründüğü gibi bir sürüngen yaratığı avlayıp parçaladığını gördü. Eğitimlerin haricinde ilk defa korku duygusu hissetmişti Kruska. Bu varlıklara yakalanmadan halkın arasında gözlem yapmalıydı. Şehir içine girdiğinde 110-130cm boylarında iki Zuan’ın kılıçlarla dövüştüğünü gördü. Bunlar oyun oynayan çocuk Zuanlardı.
Yakınlarda içerisinde ışıklar parlayan bir yapı gördü ve oraya doğru ilerleme kararı aldı. Çatıya doğru tırmandı ve bir aralık bulup içeriye girdi. Derinlere doğru indiğini tahmin ettiği bir merdiven gördü, ışık buradan geliyordu. Giriş katında kimse yoktu ve rahatça merdivene doğru yol aldı. Aşağıdan bir makine çalışma sesi yoğun ve rutin aralıklarla geliyordu. Bir kat aşağı indiğinde belki 50-60 metre derinliğe inen ilkel bir asansör vardı. Sesler ve ışık buradan geliyordu. Asansörün kenarındaki duvardan indiği yeri takip ederek aşağı doğru indi. İndiğinde mor buzulların altında koca bir şehrin içindeydi. Sağa, sola dönebilir ya da karşıdan gelen ışığı ve sesi takip edebilirdi. En başta takip etmeye başladığı ışığa ve sese doğru ilerledi. Yaklaşık 10 metre kadar ilerlediğinde, önünde çalışan devasa makine ve ışığını fark etti. Makinanın etrafında çalışan iki Zuan vardı. Makine bir buhar makinasına benziyor, yer altından gelen mor duman ile katı jel kıvamında kırmızı bir şey üretiyordu. Makinadan geriye mavi renkli seyrek bir buhar yükseliyordu. Buradan yükselen seyrek buhar nedeniyle makinanın üzerindeki dış tavan mavi bir renge bürünmüştü. İki Zuan buradan çıkan jelleri paketliyorlardı. Zuanlardan birisi 10’ar lı paketler üretirken diğeri tek tek paketliyordu. Bunun tükettikleri gıda ürünleri olduğunu tahmin etti. Makineyi daha yakından incelemek için yaklaştığı esnada kör bir açıdan daha önce gördüklerine benzer dört ayaklı yaratık belirdi. Kruska’nın orada olduğunu hissetmişti. Bir anda huysuzlanmaya başladı ve ona doğru koşmaya başladı. Zuanlar bu bölüme mavi buhardan dolayı sürüngenlerin gelmediğini biliyordu ve yaratığın ona doğru koştuğunu görünce onlarda Kruska’yı fark ettiler. Kruska aniden ne yapacağını bilemedi, Üstat Progu’nun onu takip edip etmediğini nerede olduğunu bilmiyordu. Bilse de onun da yapabileceği pek bir şey yoktu. Asansörün bulunduğu duvardan çıkması çok uzun süreceği ve açık hedef olacağından bilmediği bir yol ayrımına doğru kaçmaya başladı. Onlara nazaran hızı oldukça yavaştı ancak duvarlarda bulduğu küçük çatlaklara girip çıkarak gözden kaybolmaya çalıştı. Artık takip edilmediğini fark ettiğinde kaybolmuştu. Geri dönemezdi ve ileride ne olduğunu da bilmiyordu. Kendi başının çaresine bakmalıydı. İçinde korkudan daha derin bir şey hissettiğini fark etti. Coşku. İlk defa gerçekten keşfedecekti, planlar suya düşmüştü ve gerçekten bulunduğu yere uyum sağlamak zorundaydı.
Gezegen ve Zuanlar hakkında bütün keşif bilgilerini okumuştu, ancak pratikte bunlara uyum sağlamak çok farklıydı. İlk defa bu kadar yoğun bir negatif enerji ve duygularla yaşamak zorundaydı. Bu durum ona içten içe farklı bir deneyim sunuyor, yoğun duyguları atlattıktan sonra yaşadıkları hoşuna bile gidiyordu. Çeşitliliği fark etmişti. Bulunduğu yerden yolu takip ederek ilerlemeye başladı. Zuanların her taraftan sesleri geliyordu. Asansör gördüğü yerlerden yukarıya çıkmak istese de Zuanların sesleri geliyor ve çok riskli olduğunu düşünüp çıkmaktan vazgeçiyordu. Başka bir yol bulmalıydı. Yer altındaki devasa yaşam alanlarını keşfetmeye başlamış ve içten içe Zuanlar gibi yaşamak nasıl olurdu diye düşünmeye başlamıştı. Bir Lotulus olarak var olmuştu ama Zuan olarak var olanın da onun gibi bir seçim ile gelmediğini biliyordu. Onlara karşı kötü bir duygu beslemiyordu. Git gide daha derinlere ilerlemişti. Çocukların, kadınların bulunduğu hatta okul ve hastane benzeri yapılar fark etmişti. Çocuklardan daha kolay saklanabileceğini düşünerek sınıfa benzer bir yere girdi, orada saklandı. Belki birkaç gün burada kalarak çocukları gözlemleyip, bir çocuk kılığında dışarı çıkabileceğini düşündü. Onların tavırlarını ve eğitimlerini takip ediyordu. Oldukça yüzeysel bir eğitim sistemleri vardı, yalnızca maddesel boyut anlatılıyordu. Savaşçılık, madencilik gibi ana mesleklere dair bilgiler anlatılıyordu. Sınıf oldukça kalabalıktı, yaklaşık yirmi çocuk vardı.
Günün 4’te 1’e yakınını okulda geçiriyorlardı. Zuanların günün yaklaşık yarısını uyuyarak geçirdiğini bildiğinden çocuklar için geriye günlük çok kısa bir zaman kaldığını fark etmişti. Bu durum Lotuluslar için oldukça garipti çünkü onlar hayatının yalnızca başlangıcında eğitim alıp sonrasında hiçbir zorunlulukları olmadan coşku içinde yaşayabilirlerdi. Ancak Zuanlar yaklaşık 100 yıla yakın yaşıyorlardı ve bu süre bir Lotulus için yok denilebilecek kadar kısaydı. Yarısını da uyku halinde geçirdiklerini varsayarsak oldukça garip bir durumdu bu. Çocukları gözlemlediği 5-6 günlük sürenin ardından bir çocuğa dönüşme kararı aldı. Ders başlamadan yanlarına yaklaşıp çocuklarla tanışacak, onların arasında kaynayıp gidecekti. Herkesin uyuduğu saatlerde görünüşünü bir çocuğa çevirdi ve ders başlamadan önce kenarda beklemeye başladı. Çocukların geliş saatinde ortaya çıkıp tanışacaktı.
Ders saati öncesi küçük kılıçlarla oyun oynamaya başlayan çocukları fark etti ve yanlarına yaklaştı.
Kılıç ve bağırış sesleri arasından çocuklardan birisi,
“Hey! sen kimsin seni tanımıyorum” diye bağırdı. Bir anda sesler kesildi herkes Kruska’ya döndü.
“Benim adım Kruska aranıza yeni katıldım.” Dedi.
Elinde kılıç olanlardan biri Kruska’nın karın bölgesine doğru kılıcını savurarak,
“Gel de görelim kimsin hiyaa” diye bağırdı.
Diğer çocuklardan biri küçük kılıcını Kruska’ya doğru havadan yakalaması için fırlattı. Kruska beklemediği bir anda gelen kılıcı güçlükle tuttu. Tahmin ettiğinden daha ağırdı, ama Zuanlar oldukça güçlü yaratıklardı. Kılıç dövüşüne dair net bir eğitimi yoktu ama karşısındaki çocuktu neticede.
Çocuk hiç beklemeden hamle yaparak Kruska’ya doğru saldırmaya başladı. Kruska yalnızca kaçıyor, arada bir kılıcıyla bloke edecek şekilde kendini savunuyordu.
“Hehe şuna bak ancak ev hanımı olur bundan hiyaaa” diye bağırarak saldırmaya devam etti. Diğer çocuklar Kruska’nın hareketlerine kahkahalarla gülüyordu.
Arka arkaya saldırılardan kaçan Kruska çocuğun mekaniklerini hemen fark etmiş ve zarif bir hareketle arkasına dolanarak onu yere düşürmüştü. Zuanların böyle bir tekniği yoktu.
Çocuklar ağızları açık şaşkınlık içinde Kruska’ya bakarken, yerdeki çocuk sinirden ağlamaklı olmuştu.
“Hile yaptın, bu nasıl bir hareket? Seni ezik piç!” diye öfkeli şekilde bağırarak yerden kalkıp küfürler savurarak ciddi şekilde saldırmaya başladı.
Diğer çocuklar tekrardan kahkahalarla gülmeye başladığında Kruska için tehlike çanları çalıyordu. Tanışma faslı hiç tahmin ettiği gibi geçmemişti. Bilerek gardını indirirse çocuğun savurduğu kılıç canına mal olabilirdi. Zuanlar bu yaşlarında da çok güçlüydüler.
O esnada sınıf öğretmeni gelip ve çocuklara bağırdığıda, Kruska derin bir oh çekmişti.
“Haydi herkes yerine, oyunu bırakın da yerlerinize geçin”
“Sen de kimsin? Seni bu sınıfta hatırlamıyorum.” Dedi öğretmen.

Öğretmenin onu bu kadar çabuk fark etmesini beklemiyordu.
“Benim adım Kruska efendim, yeni katıldım sınıfa”
“İyi geç de otur yerine. Ezik bir piç olmak istemiyorsan dersleri iyi takip edersin.” Dedi öğretmen.
İşittiği üç beş hakaretle tanışma faslından kurtulduğu için Kruska’nın içi rahatlamıştı.
Dersler Kruska için oldukça kolaydı. Teoride onların gezegenlerine ve yaşam şekillerine herhangi bir Zuan’dan çok daha hakimdi. Ancak dikkat çekmemek için diğer öğrenciler gibi sorulan soruları bilmiyormuş gibi davranmış, bolca hakaret ve arkadaşlarının dalga geçmesine maruz kalmıştı. Burada üstat eğitimleri dışında ilk kez içinde öfke duygusu parıldamaya başlamıştı.
Ders bitip herkes evlerine dönmek için yukarıya çıktığında Kruska kendini unutturuyor ve geceyi sürüngen kılığında sınıfın civarındaki çatlaklarda geçiriyordu. Herkesle beraber yukarı çıkıp geri dönebilirdi ancak burayı daha derin keşfetmek için eline çok iyi bir fırsat geçtiğini düşünüyordu. Kendini bu histen alıkoyamamıştı. Aradan birkaç hafta geçtiğinde onlar gibi yaşamaya oldukça uyum sağlamıştı ve artık çocuk bir Zuan olarak rahatça etrafı gezmeye başlamayı düşünüyordu.
Bir ders gününün sonunda öğretmen çocuklara,
“Bugün hep birlikte askeri üs ziyareti gerçekleştireceğiz. Hiçbir yere kaybolmayın yoksa bulur kafanızı kırarım.” Diye seslendi.
Kruska için tehlike çanları çalmıştı. Nasılsa fark etmeyeceklerini rastgele çocukların arasında dikkat çekmeyeceğini düşündü.
Hep birlikte asansörle yukarıya çıktılar ve öğretmeni takip etmeye başladılar. Çocuklar öğretmenin korkusundan bir asker gibi sıra halinde çıt çıkarmadan yürüyorlardı. Kruska geldiği günden beri ilk defa gün yüzüne çıkmıştı. İnsanların bakışları arasında yol alırlarken, diğer Zuanlar umursamaz ve öfke dolu gözlerle çocukların geçişini izliyordu. Yalnızca öğretmenin çocuklardan nefret ettiğini düşünürken, kimsenin çocukları sevmediğini fark etti.
Askeri üssün girişine gelmişlerdi. Çatısının yerden yüksekliği 2 metre civarında, yaklaşık 200 metre yarı çaplı, üzerinde herhangi bir eğim olmayan bir daire şeklindeydi. Yer altına doğru genişlediği düşünülünce devasa bir yapının içine giriyor oldukları aşikardı.
Öğretmen girişteki askerlere bir şeyler söyledi, bunun üzerine askerlerden birisi içeriye gitti. 5 dakika kadar sonra gelip kapıyı açtı ve böylece içeri girdiler. Girişte komutanlardan biri onları karşıladı. Öğretmen elinde bulunan listeyi komutana teslim etti ve komutan yanındaki askerlerden birine listeyi verip bir yere gönderdi. Kruska bunun öğrenci isimlerinin bulunduğu bir liste olduğunu tahmin etti ve ne kadar tehlikeli bir yerde olduğunu fark etti. Zuanların nüfus kayıt sistemi olduğunu biliyordu ancak okul gezisinde çocukları kontrol edebileceklerini düşünmemişti. Komutan bu esnada çocuklara seslendi,
“Hepiniz birer asker adayısınız, eğer yeterince güçlü olursanız sizde birer savaşçı olabilirsiniz. Bugün size savaşçılığın ne demek olduğunu uygulamalı olarak göstereceğiz, gerisi siz eziklere kalmış. Birer hanım evladı mı olacaksınız yoksa savaşçı mı?”
Komutanın yanında öğretmen oldukça sönük kalmıştı, bu hakaretler çocukları etkilemese de öğretmen ezilip büzülmüş gibi göründü. Komutan liderliğinde içeriye doğru yürümeye başladılar. Yürüdükleri alanlarda önemli olan şeyleri söyleyerek belli bir varış noktasına doğru yürütüyordu.
Devasa bir üs olduğu aşikardı, yaklaşık 150 metre yürüdükten sonra geniş bir asansörden aşağı kata indiler. İndikleri katta etrafta gezen askerlerin ve nöbetçilerin bir hayli fazlaydı. Bazıları komutanı gördüğünde durup bekliyor, bazılarıysa baş selamı vererek yanından geçip gidiyordu. Biraz ilerlediklerinde geniş bir yakın dövüş eğitim alanına vardılar. İçeride iki Zuan eğitim dövüşü yaparken, alanın kenarlarında 8-10 asker onları izliyor ve sıralarını bekliyordu. Komutanın geldiğini görünce eğitimlerini bıraktılar ve hepsi durdu. Komutan içerideki iki Zuan’a seslenerek,
“Güzel bir dövüş yapın da şu ezikler savaşçılığın ne demek olduğunu öğrensinler.” Diye bağırdı.
Bunun üzerine içerideki askerler selam duruşlarını bozup, dövüş gardlarını aldılar. Komutanın emriyle dövüş başladı. Bütün çocuklar ağızları açık hayranlıkla iki askeri izliyordu. Yaklaşık 4-5 dakika dengede giden mücadelenin sonunda askerlerden birisi galip geldi ve karşısındakini yere düşürüp, kılıcını boynuna dayadı.
“Seni ezik beni yenebileceğini mi düşündün” diye fısıldadığını duydu Kruska.
Komutan öğrencilere dönüp,
“Aranızda en iyi dövüşen iki kişi kim? Çıkın ve gösterin, belki şu yerdeki ezik sizden bir şeyler öğrenir” diye seslendi.
Kruska’nın ilk gün dövüştüğü çocuk hemen öne atladı ve kimse itiraz etmedi.
“Diğeriniz kim haydi görelim bakalım ne kadar erkeksiniz!” diye tekrar bağırdı komutan.
Herkesin içinde kaybedip aşağılanmaktan korktuğu için kimse çıkmamıştı. İlk gün Kruska’nın onu yere düşürdüğünü hatırlayan öğrencilerden biri Kruska’yı işaret etmeye başladı. Arkasından diğerleri de onu işaretle gösterince, komutan fark etti ve bağırdı
“Herkes seni gösteriyor ne diye saklanıyorsun korkak ezik! Haydi çık da görelim!”
Kruska için tehlike çanları yine çalmaya başlamıştı. Mecburen içeriye adımını attı, o esnada kenarda bulunan bir asker ikisine de eğitim bıçaklarından birer tane fırlattı.
Bu bıçaklar çocukların ebatlarına göre kılıç gibi görünüyordu.
“Haydi başlayın!”
Diğer çocuk sesi duyar duymaz Kruska’nın üzerine saldırmaya başladı. Aynı ilk gün olduğu gibi acımasızca saldırıyor, Kruska ise kaçarak ve bloklayarak kendini savunuyordu. 1-2 dakika böyle geçtiğinde Kruska etraftakilerin kahkaha seslerini duyuyordu.
“Hadisene ezik erkek ol da savaş biraz” diye bağırdı komutan.
“Hiaa! Hiaaa! Hiaaa! Kaçma seni ezik, seni rezil edeceğim!” diye bağırdı saldıran çocuk.
Kruska kılıç darbelerinden birinden sıyrıldığı esnada aynı ilk dövüşlerinde olduğu gibi ayağıyla zarif bir çelme takarak saldırı yapan çocuğu takla attırarak yere düşürdü ve geri çekilip tekrar gardını aldı. Bu esnada bütün sesler kesilmişti, yerdeki çocuk yine öfkeyle bağırmaya başladı,
“Piç kurusu seni yine hile yaptın! Seni delik deşik edeceğim!” diyerek yerden kalktı.
Kruska herkesin şaşkınlık içinde ona baktığını fark etti. Risk aldığını biliyordu ama bunu yapmaya mecbur kalmıştı. O esnada komutanın yanına girişte listeyi teslim ettiği emir erinin geldiğini ve komutana bir şeyler fısıldadığını gördü. Komutanın ona bakışlarından korktuğunun başına geldiğini anladı. Tam o esnada yerdeki çocuk kalkmış ve kılıcını savurmuştu, son anda fark eden Kruska kılıcıyla çocuğu bloklayıp karnına doğru sert bir darbeyle onu savurdu. Çocuk karnını tutarak acı içinde kıvranırken komutanın sesi duyuldu.
“Bu kadarı yeter! Sen! Hemen dışarı çık ve arkadaşlarının yanına git.” Diyerek acı içindeki çocuğa seslendi. Öğretmene de bir bakış atarak
“Derhal öğrencileri de al ve burayı terk edin! İçerideki diğer dövüşen öğrenci hariç. O burada kalacak”
“Ama daha yeni başlamıştı gezi, içerideki neden kalıyor ki?” diye cevapladı öğretmen.
“Kes sesini hanım evladı, her şeyi ezik bir öğretmene açıklayacak değiliz. Derhal burayı terk etmezsen alırım ayağımın altına seni de!”
Bunun üzerine öğretmen hemen öğrencileri topladı ve oradan ayrıldı.
Kruska ringin ortasında korktuğunun başına geldiğinin farkına varmıştı.
“Derhal yakalayın şunu ve sorgu odasına götürün!” diye bağırdı komutan.
Kruska yanlış bir şey olmaması için elindeki silahı hemen yere bıraktı ve teslim oldu. Askerler ellerini kelepçeleyip koluna girerek onu sorgu odasına götürdüler. Kısa süre sonra komutan geldi.
“Şimdi bana kim olduğunu anlatacaksın? Nüfus kaydın sistemde görünmüyor, bir şekilde okulda öğrencilerin arasına katılmış ders almaya başlamışsın. Anlat bakalım hangi şehirdensin?” diye sorguya başladı komutan.
“Benim babam bir savaşçıymış ben doğmadan önce ölmüş. Annem ise onun nefretiyle beni terk edip bırakmış. Sokakta yetiştim, bir süre sokaklarda yaşadıktan sonra gıda üretimi yapılan yerde yaşadım. Sonra da gizlice okula giden çocukların arasına karıştım. Bir nüfus kaydım olmadığı için beni okula almayacaklarını bildiğimden çocukların arasına karışarak derslere katıldım.” Doğaçlama yapmak zorunda kalmıştı. Zuanlar çok zeki varlıklar olmamasına karşın ciddi bir askeri sistemleri vardı ve oldukça acımasızdılar. Komutanın bu söylediklerini yutmasını umuyordu. En azından ona kaçış için bir zaman verebilirdi.
“Bu söylediklerine inanmamı mı bekliyorsun, dünkü çocuk mu sandın sen beni? Zuanlar sokakta sahipsiz çocuk bırakmaz bu yasalara aykırı! Ya askerler gelir teslim alır ya da birileri sahiplenir! Söyle bakalım şimdi sen gerçekten nesin ve kimsin? Nereden geldin buraya?”
Kruska sessiz kaldı, komutanın söylediklerine inanmamasını beklemiyordu.
“Söylediğim gibi oldu her şey efendim, inanın bana”
“Demek öyle! Ben seni konuşturmasını bilmez miyim, bekle bakalım sen” diyerek odadan ayrıldı. Muştaya benzer bir şeyi eline geçirmiş, bir elinde kerpetene benzeyen diğer elinde de çekice benzeyen ucu sivri bir işkence aletiyle geri geldi. İki askerini de yanına çağırdı ve Kruska’yı kollarından tuttular.
“Şimdi anlat bakalım kimsin ve nereden geldin?”
“Durun lütfen yapmayın! Size bir zarar vermeye gelmedim” diye bağırdı Kruska.
“Demek bir yerden geldin, şimdiden konuşmaya başladın. Bir de şu parmak uçlarını koparınca neler anlatırsın kim bilir” diyerek kerpetenle yaklaşmaya başladı.
“Hayır durun!” diye bağırırken Kruska mecbur kaldı ve ani bir refleksle görünümünü bir sürüngene çevirerek kelepçelerden kurtuldu, kapıya kadar gitti. Kapının önünde tekrardan çocuk Zuan’a dönüştü ve kapıyı açıp sorgu odasının dışından kaçmaya başladı. Her taraf asker doluydu ve yer altı olmasına rağmen bu katta bütün duvarlar Zuan yapımıydı ve herhangi bir çatlak yoktu. Sürüngen haliyle buradan kaçamazdı, bu halde kaçması gerekiyordu. Arkasından hemen komutanın sesi duyuldu,
“Yakalayın şu uzaylıyı, bütün kapıları kapatın” Kruska’nın bu kaçışı çok uzun sürmedi ve yakalandı. Tekrar sorgu odasına götürüldüğünde içeride ve dışarıda onlarca askeri nöbet tutması için görevlendirmişlerdi.
Komutan 8-10 emir eriyle bir şeyler konuştu ve her biri koşarak uzaklaştı. Kısa bir sürenin ardından içeriye komutanla beraber bir kişi girdi. Tipik bir Zuan görüntüsü olsa da diğerlerinden farklı bir yüz ifadesi vardı ve oldukça yaşlı görünüyordu. İçeri girdiğinde diğer Zuanlardan daha farklı ve karışık bir enerjisi olduğunu hissetmişti. Bu kişi buranın mistiklerinden olmalıydı.
“Kimsin sen? Nereden geldin bu gezegene ve ne için geldin? Eğer sorulara doğru cevapları verirsen sana işkence etmemeleri için onlarla konuşurum.” Dedi mistik.
“Size bir zarar vermeye gelmedim, yalnızca ırkınızı tanımak için buradayım.”
“Fiziksel formunu değiştirebildiğini söylediler? Bunu yapabilip aynı zamanda yakalanacak kadar ahmak olduğuna göre ezik bir ırktansın.”
“Ben size zarar vermek istemiyorum, lütfen beni bırakın bir daha görmeyeceksiniz.”
“O kadar kolay değil, farklı ırkların olduğunu ben de biliyorum, rüyalarımda ve vizyonlarımda çok kez gördüm. Ama ilk defa canlı gözlerle görüyorum. Şimdi söyle bana bu yetenekleri nereden kazandın?”
“Bir yerden kazanmadım, böyle yaratıldım. Lütfen beni bırakın size anlatacak bir bilgim yok.”
“O kadar çabuk değil, birkaç gün burada sorgulanacaksın. Söyleyecek bir şeyin kalmadığına inandığımızda… komutanlar gerisine karar verir.” Dedi mistik.
Bunun üzerine komutan ve mistik odadan ayrıldılar. Kapı önünde en az 5-6 kişinin nöbet beklediği gözle görülüyordu. İçeride ise iki kişi kapıda dikiliyordu. Irkına özgü yetenekleri kullanarak buradan kaçabilirdi ama şimdiden çok ciddi dikkat çekmiş ve belki de bu ırk üzerinde devrim yaratacak bilgiler sızdırmıştı. İlk keşif gezisi belki de son olacaktı.
Sorgulamalar 3 gün daha devam etti, bu esnada askerlerin nöbet değişim saatlerini incelemiş kaçış planları yapıyordu. Ancak odadan kaçsa bile üsten dışarıya nasıl çıkacağına dair hiçbir fikri yoktu. 3 günlük sürede mistiği ve komutanları oyalayacak çoğunluğu uydurma bilgiler vererek idare etmişti. İçerideki askerleri etkisiz hale getirip onun kılığına girerek dışarı çıkacak. Dış gardiyanları bu şekilde kısa süreliğine atlatacaktı. Ancak sonrasında devasa üs içerisinde kaybolma ihtimali çok yüksekti. Başka şansı yoktu ve 3. Günün gecesinde planını uygulamaya koyuldu. Nöbet değişim saatinden yarım saat kadar önce askerlerin uykulu olduğu saatte, içerideki iki askeri önce kısa süreliğine hipnoz edip ardından kolayca etkisiz hale getirdi. Zaten bütün gün meditasyon halinde oturduğu için askerlerin gözleri yavaş yavaş kapanır halde, tetikte değillerdi. Hemen birisinin kılığına girdi ve dışarıya çıktı.
“Ne işin var senin dışarıda? Daha nöbet değişimi başlamadı?” diye seslendi dışarıdaki asker.
“Bugün yarım saat erken değişim yapmak için komutandan izin almıştım. Ezik piç kurusu Zetar’ın erken gelmesi lazımdı. İçerideki ucube piçin bir şey yaptığı yok zaten ben gidiyorum Zetar gelince ona hesap sorar komutan.” Diye açıklama yaptı Kruska. Zetar ismindeki askeri biliyordu, içeride nöbet tutanlardan biriydi ve ismini aralarında konuşurlarken duymuştu.
“Sen bilirsin, komutanın gazabından korkmuyorsan git, zaten içerideki ucube dışarı çıksa burada 6 kişiyiz.” Diye yanıtladı dışarıdaki asker.
Normal adımlarla uzaklaşmaya başladı. Çok fazla vaktinin olmadığını biliyordu. Yerin bir kat altında olduğunu ve eğitim alanından çok da uzakta olmadığını biliyordu. Eğer oraya varırsa oradan çıkışı bulabilirdi. Kimsenin görmediği anlarda adımlarını hızlandırıyor, birileri olduğu zaman normal adımlarına dönüyordu. Gece vakti olmalıydı çünkü etrafta hiç komutan yoktu. Yalnızca görevli askerler var gibiydi. Bunu hesaplamamıştı ama şansı yaver gitmişti. Yaklaşık 10 dakikanın ardından eğitim alanını buldu ve hemen asansöre doğru yöneldi. Çok fazla vakti kalmadığını biliyordu. Üst kata çıktı, buradan dış bahçeye çıkması için kapalı olan ana kapıyı geçmesi gerekiyordu. Henüz nöbet süresi dolmadığından kapıyı açacak görevlinin durumdan şüphelenip çıkış yapmasına izin vermeyeceğini biliyordu. O esnada ana kapı açıldı ve nöbeti devralacak olan Zetar karşısında belirdi. Yüzünü tanımıştı, üç gündür içeride nöbet tutan Zuanlardan biriydi ve nöbeti onun dönüştüğü kişiden yaklaşık 20 dakika sonra teslim alması gerekiyordu.
“Seni lanet olası salak! Ne işin var burada, daha yirmi dakika var nöbetin değişmesine, komutan ağzımıza sıçacak!” Diye bağırdı Zetar.
“Sakin ol ezik herif, komutandan izin aldım, dış nöbetçilerden birini 30 dakika süreyle içeriye alacak. Komutanın gazabını görme riskini alır mıyım hiç?” dedi Kruska.
“Öyle desene lan, şimdiden başıma geleceklerin hesabını yapmaya başlamıştım. Ne diye erken çıkıyorsun 30 dakika ne sikim işin var sanki?”
“Sana hesap mı vereceğim lan dünkü bok. Defol git nöbetini tut.” Dedi Kruska.
Sohbet tam kapının eşiğinde gerçekleşiyordu ve kapı açık kalmıştı. Kruska bilerek Zetar içeri girdiği esnada kapıya yanaşmış kapanmasına engel olmuştu. Bu sayede dışarı çıkmayı başaracaktı ama görevli onun isim vermeden çıktığını fark edecekti. Planı, ismini verip o kontrol ederken hızla uzaklaşmaktı. Planladığı gibi de oldu, dışarı çıktığında normal bir tavırla görevlinin yanına yaklaştı.
“Şu ezik Zetar’ın halini görüyor musun? Komutandan habersiz iş yapacağımı zannediyor.” Diyerek üzerindeki askeri kimliği görevli askere uzattı.
Görevli asker kontrollerini yapmaya başladığında dış bahçeye çıkan kapının 40 metre uzağındaydı. Başını dosyalara çevirdiği gibi hızla yürümeye başladı.
“Hey nereye gidiyorsun daha çıkışını işlemedim! Kimliğin burada geri zekalı nereye gidiyorsun!” diye bağırdı görevli asker
Kruska adımlarını hızlandırıp duymamazlıktan geldi ve kapıdan hızla dışarı çıktı. Derhal güvenli bir noktaya varması gerekiyordu, Üstat Progu’yu nasıl bulacağını bilmiyordu. Bulundukları askeri üs şehir merkezinden uzakta olduğundan buzul dağlara ve çatlaklara girerek kimsenin olmadığı yerlere doğru kaçmayı planlamıştı. Kimsenin görmediği bir yere geldiğinde sürüngene dönüşüp hemen bir dağa doğru çıktı ve artık kurtulmuştu.
Bulunduğu dağ Üstat Progu ile ayrıldıkları yere çok uzak değildi, oraya doğru yol alıp daha sonra ilk olarak bu gezegene iniş yaptıkları lokasyona gidecekti. Orada Üstat Progu’yu bir süre bekleyecek eğer gelmezse kendi başına gezegene dönme riskini alacaktı. Kendi gezegenleri diğer gezegenlere nazaran buraya oldukça yakındı bu yüzden ulaşım çok yüksek riskler barındırmıyordu.
İlk iniş yaptıkları yere vardığında Üstat Progu orada değildi. Kendine güvenli bir yer bulup bir süre meditasyon yaparak orada Üstadın onu bulmasını bekledi. 3-4 gün sonunda üstat kontrol için buraya gelmişti ve orada buluştular.
“Sizi gördüğüme çok sevindim Üstat. Eğer gelmeseydiniz bugün kendi başıma gidecektim”
“Umarım ilk görevin bize ağır sonuçlara mahal olmamıştır, Kâşif Kruska.”
Üstadın yüzünde ve sözlerinde her şeyden haberdarmış gibi bir ifade vardı. İlk defa Kâşif Kruska sözünü duyduğunda hafif bir tebessüm etti. Sanki bu isimle defalarca kere hitap edilmiş gibi hissetti. Birlikte Davor’a doğru yol aldılar.
Bu macera Uzaylı Kruska efsanesinin doğuşu olarak kayıtlara geçecekti. Ne de olsa hepsi yaşanmış ve bitmişti, henüz çaylak kâşifin bundan haberi olmasa da.


BİRİNCİ HİKAYENİN SONU
Yorum Yapın
Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Yorumlar