Bana sorsanız, ben artık kadın kalmadı, diyorum. Niçin mi? Şimdiki kadınların hepsi birer erkek Fatma! Sokak bunlar için, kalem bunlar için, tiyatro, sinema bunların. Gitmedikleri neresi var? Amma kabahat kimde? Gene erkeklerde. Bizim zamanımızda bir kadın dar çarşafla sokağa çıksa, polisler çarşafını yırtarlardı. Bir kadın, bir erkek, bir arabaya binemezlerdi.
Bir cahillik edip süs yapacak olsak, eve gelince hemen yüzümüzü, gözümüzü yıkardık ki babamız görüp de bize darılmasın diye, bir kere sevaptır diye sürme çekmiştim, babam rahmetli görmüş, nur içinde yatsın, hiç böyle şeyleri sevmezdi, hemen anneme söylemiş: “Bir daha o kılıkta karşıma çıkmasın” demiş. Bir daha kimin haddine düşmüş. Şimdikilerde o korku, o saygı da yok.
Kimi zaman ani gelen yağmurlara hazırlıklı oluruz, kimi zaman da ayağımızda şıpıdıklarla yağmura hazırlıksız yakalanırız. Bazen şemsiyeyi sonuna kadar açıp havalı bir şekilde yürürken, bazen de şemsiyeyi kapatıp ıslansak da umursamayız.
Asla el ele yürümeyecek olsak da, hâlâ onun eşlikçisi olabileceğimi, onu rahatlatmak için gündüz ve gece orada olabileceğimi düşünmeye devam ettim. Yakacak odunu ben getirirdim ve o da yemek pişirirdi. Ben fındık toplardım ve o da kabuklarını soyardı. Birlikte çalışırdık, ben veranda da, o içeride. Birbirimizle konuşur, birlikte gülerdik. İkimiz nehre giderdik. Elbiselerini çıkarır ve yanımda dururdu. Nefesi sırtımdayken beni yapraklarının sıcak, narin kokusuyla sarardı. Bunun için seve seve hayatımı verirdim!
Mezarları seyredince düşündüm: Kimler çekip gitmemişti ki bu dünyadan? Yan yana uçan kuş çiftleri gibi, dalları iç içe geçmiş ağaçlar gibi birbirine sonsuza dek aşk sözü vermiş olan erkek ve kadınlar bile günü geldiğinde birbirinden bu şekilde ayrılıyordu. Böyle düşününce kelimeler boğazımda düğümlendi.
Günler, aylar sonsuzluğun yolcularıdır; birbirine karışan yıllar deseniz hakeza. Bir kayığın üzerinde ömrünü tüketen kayıkçının da, atın üzerinde yaşlanan seyisin de her günü bir yolculuktur. Geçmişte niceleri vardır ki bu yolculuk sırasında beklenmedik bir anda son nefesini verip göçmüştür bu dünyadan...
...hem kelime denilen bu şeyler gerçekte ne işe yarardı ki? Bir değeri var mıydı kelimelerin? İnsan sevgisinin dahi gerçek olduğuna dair bir kanıt var mıydı? Her şey sahte bir gölgeden ibaretti.
"Benim de böyle saf, çocuksu bir kalbe ihtiyacım var, hem de her şeyden çok, onu önceden bir yerlerde kaybetmiş olmalıyım. Gündelik hayatım yoğunluğuna kendini kaptır mış insanların fikirleriyle kirlenmiş yüreğim, sahte şeylerin peşinden koşmuş, kendimi yormuşum."
Aman, ben de acılarım sayesinde çok güçlendim, öyle ağlayıp durmuyorum; üzüntüm çok, ağlama isteğim de kocaman ama artık bunları düşünmeyeceğim, elimden geldiğince neşeli bir hayat sürmeye karar verdim.
İnsan kendini tamamen kaptırmadan roman nasıl yazsın? Şayet tek bir söz, tek bir cümle, on farklı anlamda yüreğinde yankılanıyorsa kişi kalemini kırıp atmalıdır.
Ben teslim olmak istemiyorum. Kimsenin içimdekileri görmesini istemiyorum. Ne var ki bu, gelgeç bir çaba olur. Yoksa?! Yazarlar hep böyle insanlar mıdır acaba? İtirafta bulunurken bile süslü sözler kullanıyorum. Yoksa ben canavarın biri miyim? Gerçekten insani bir yaşam sürebilir miyim ki? Şimdi bunları yazarken bile, kalemimden çıkan cümleleri kafama takıyorum.
Bu gençler her zaman ciddi bir şekilde tartışmaz. Karşılıklı olarak birbirlerinin bam teline basmamaya büyük özen gösterir ve kendi kutsallarını da titizlikle korurlar. Alay konusu olmamak için her şeyi yaparlar. Yine de bir kere incinmeye görsünler, ya karşılarındakini ya da kendilerini öldürecek kadar kafaya takarlar. Bu yüzden de tartışmaya girmekten hiç hoşlanmazlar. Nabza göre şerbet verecek lafları iyi bilirler. Esasen "Hayır" anlamına gelen tek bir kelimeyi bile onlarca farklı şekilde rahatlıkla ifade edebilirler. Bir tartışma doğmadan karşı tarafla uzlaşmak için göz teması kurarlar. En sonunda gülerek el sıkışırlarken hepsinin aklından geçen tek kelime şudur: "Gerizekâlı!"
"Sanat tümüyle toplumun ekonomik mekanizmalarından türemiş bir pisliktir. Sosyal sermayenin bir tezahürüdür. Bir başyapıt bile, neticede çorap gibi bir üründür,"
En basit insan ihtiyaçlarından biri ikamet etme gereksinimidir. En temel insani eylemlerden biri ise iskân etmek, geçici olsa dahi, bu gezegen üzerinde bize ait olacak ve bizim de ait olacağımız bir yere bağlanmaktır.
İnsan bir yıl boyunca bir gün bile hiçbir telaşesi olmadan yaşayabilse... Yok yok... Yarım gün bile telaşsız geçirebilirse o insan mutlu biridir demektir.