Yazar: ELŞEN İSMAİL
*** *** ***
"Yine hayallere mi daldın, Deniz?" diye sordu babası masasının arkasına geçerek. Sesi kuru ve duygusuzdu. "Bugün Melis’le görüşmelisin. Babasıyla büyük bir anlaşma im...
Şehrin üzerine çöken o gri, puslu sabah, bu kez sadece bir iş gününün habercisi değil, büyük bir kırılmanın ilk sahnesiydi. İstanbul’un o devasa, camdan kaleleri andıran holding binalarında ışıklar sönmüyor; aksine, ihanetin ve yeni ittifakların ateşiyle yanıyordu. "Demiryolu Holding"in yönetim katında Mithat, elindeki viski kadehini duvara fırlatırken, yankılanan cam kırıkları onun darmadağın olan imparatorluğunun sesiydi. İbrahim Bey’in ortaklıktan çekilmesi ve kızı Melis’in babasının şirketinin başına geçerek Mithat’a savaş açması, "zalim" hayatın Mithat’a kestiği ilk büyük faturaydı. Melis artık o "ruhsuz", sadece "Instagram" karelerinde yaşayan kız değildi. Kardeşi Fuat ile birlikte, babasının vizyonunu modernize ederken, Mithat’ın kirli ihalelerle ördüğü o "küflenmiş kaftan"ı yırtıp atmışlardı. Melis, ofisin penceresinden şehre bakarken içinden mırıldandı: "Deniz haklıymış... Gerçek renkler, sahte elmaslardan daha değerliymiş." Aynı anlarda, Melis’in arkadaşı Hatice, hayatında ilk kez hissettiği o garip heyecanla Fuat’ın yanında, şirketin yeni vizyonu üzerine çalışıyordu. Fuat’ın Avrupa’dan getirdiği o entelektüel hava, Hatice’nin üniversite yıllarındaki o sığ bakış açısını tamamen değiştirmişti. Aralarındaki o ince flört, holdingin soğuk koridorlarına beklenmedik bir sıcaklık katıyordu. --------------------------------------------------------------------------------
Şehrin karanlık ve rutubetli bir mahallesinde, dumanı tüten eski bir hastane odasında ise bambaşka bir dram yaşanıyordu. Behram, İlhan’ın kurşunuyla ağır yaralanmış, yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide gidip geliyordu. Ahmet, arkadaşının başucunda, elleri kanlı ve gözleri kin dolu bir halde bekliyordu. O sokak eğitimi ona her şeyi öğretmişti ama kaybetmenin bu kadar ağır olacağını söylememişti. "Dayan Behram," diye fısıldadı Ahmet, sesi paslı bir bıçak gibi cızırtılıydı. "Seni burada bırakıp o ressam bozuntusunun peşinden gidemedim. Ama bu hesap kapanmadı. O Komiser... O sahte Devran... Hepsinin kanıyla yıkayacağım bu şehri!" Ahmet’in içindeki o "hastalıklı sahiplenme duygusu" artık bir deliliğe dönüşmüştü. İlhan’ın gerçek kimliğini öğrenmek, onun için sadece hedefi netleştirmişti: İlhan Baybarsoğlu artık bir kanun adamı değil, sokaktaki tek düşmanıydı. --------------------------------------------------------------------------------
İlhan Baybarsoğlu, emniyetin o parıltılı dünyasından uzak, eski bir balıkçı deposunda saklanıyordu. Mithat’ın kiralık katilleri her köşe başında onu ararken, o sadece geceleri karanlık parklarda Aylin ile buluşuyordu. Aylin, İlhan’ın yaralarına pansuman yaparken, aslında kendi yalnızlığına da şifa buluyordu. "Güneş aradı beni İlhan," dedi Aylin fısıltıyla, çevreye tedirgin gözlerle bakarak. "Annesini çok özlemiş. Gizlice görüştürdüm onları. Annesi Zeliha, 'kaç kızım' dedi ona... 'Zalim feleğin' pençesinden kurtulduğun için sevin dedi." İlhan, Aylin’in elini sıkıca tuttu. "Çok az kaldı Aylin. Mithat’ın ihalelerdeki tüm illegal kayıtlarını, şehit arkadaşım Devran Akyürek’in yarım bıraktığı o dosyayı tamamladım. Bu gece son belgeleri güvenli bir yere ulaştıracağım. Sonra... Sonra belki biz de o deniz sahilinde doğan güneşi - denize doğan güneşi huzurla izleriz." --------------------------------------------------------------------------------
O sırada deniz sahilindeki o huzurlu barakada, hayat adeta bir rüya sahnesi gibiydi. Deniz, Altay ve Timur Amca, barakanın önündeki kumluk alanı adeta bir açık hava tiyatrosuna ve resim sergisine çevirmişlerdi. Güneş, piyanoda "Hazin Melodiler" serisinin yeni bestelerini çalarken, küçük Sitare onun notalarını masalsı bir hayranlıkla dinliyordu. Deniz, tuvaline barakanın önündeki o hırçın ama güzel dalgaları nakşederken gülümsedi. "Bak Altay," dedi, "Babam bu renkleri satın alabileceğini sanıyordu. Ama bu renkler ancak özgürlükle boyanır." Altay, arkadaşına destek vererek, festivalde kazandıkları o üçüncülükten sonra gelen siparişlerin listesini gösterdi. Onlar artık kaçak değil, kendi dünyalarını kuran sanatkarlardı. Barakanın diğer köşesinde ise Duru, yanında üniversiteden tanıdığı genç ve idealist yönetmen Oğuz ile hummalı bir çalışma içindeydi. Duru’nun senaristlik yeteneği, Oğuz’un vizörüyle birleşmişti. Deniz ve Güneş’in hikayesini anlatan bağımsız bir film çekmeye karar vermişlerdi. "Bu sadece bir film olmayacak Duru," dedi Oğuz, kameranın merceğini temizlerken. "Bu, insanların üzerlerine giydirilen o küflenmiş kaftanları nasıl yırttığının belgesi olacak." Duru, elindeki deftere yeni bir sahne ekledi: "Sahne 12: Kırılan Zincirler. Herkes kendi sahnelerini oynamaya başladı, ama kulislerde hâlâ bir gölge dolaşıyor." Güneş, barakanın kapısında durmuş, denizin ufuk çizgisiyle birleştiği o sonsuz maviliğe bakıyordu. Kulağında hazin bir piyano sesi, kalbinde ise Deniz’in sevgisi vardı. Ama içindeki o ses, " fırtına öncesi sessizliğin” henüz bitmediğini fısıldıyordu. Bölümün sonunda, İlhan’ın Aylin ile buluştuğu parkın uzağında, Serhat’ın siyah arabası belirdi. Serhat, elindeki telsizle Ahmet’e haber verdi: "İlhan’ı buldum Ahmet... Barakanın yerini de Fuat’ın navigasyon kayıtlarından çözdüm. Hazır ol, asıl oyun şimdi başlıyor." -------------------------------------------------------------------------------- BÖLÜMÜN SONU…