Ölümden korkmak değil, korkusuzca yaşamak yaraşır insana. Büyük kentler kurmak, yenilikler peşinden koşmak yaraşır. İnsan, insan gibi yaşarsa, aydınlığın peşinden koşarsa vardır.
"Umudum var, Göreceksiniz... Bir gün yaptıklarınız gerçekten işe yaramış, Dilediğiniz her şey gerçekleşmiş... Dönüp bakacaksınız geriye ve güleceksiniz başınızdan geçenlere... Ve kendinize: 'Bunların hepsini nasıl atlattım?' diye soracaksınız. Sadece, umudunuzu asla kaybetmeyin! Sadece, hayal kurmaktan vazgeçmeyin! Ve asla eksik etmeyin yaşamınızdan SEVGİYİ!.."
“Türklerden nefret eden Nikos Sampson bir grup Kıbrıslı Rum ile birlikte Türk mahallelerine geldi ve hiçbir ayırım gözetmeden aralarında silahsız erkek, kadın ve çocuğun yer aldığı çok sayıda sivili katledip evleri ateşe verdi.”
Kıtabın ismi, Süt Kardeşler filminden dolayı size tanıdık gelecektir. Ancak konu bakımından tamamıyla aynı değiller. Kitabın konusu çok daha sade ve akıcı.
Periler, cinler ve diğer tuhaf yaratıklar tarafından istila edilmiş bir konağı ve bu doğaüstü yaratıklarla garip bir şekilde yolu kesişen insanları anlatıyor. Tabii bunların gerçeğe dayandırılmasını da okudukça şaşkınlıkla keşfettim. Bana kalırsa cin musallatı değil de insanların hem cinlere, hem de diğer insanlara musallatı diye değiştirirsek yerinde olur.
Servet-i fünun'un bağımsız yazarlarından Gürpınar, kendisine mektup gönderen bir ninenin isteğini kırmayarak, aile sohbetlerinin enerjisini artıracak tanıdık tabirlerle yalın hâle getirilmiş, kısa ama birçok mesaj barındıran bir hikaye yaratmış.
Kalemine sağlık diyorum ve okumayı sevmeyenlere bile film tadındaki bu eseri gönül rahatlığıyla öneriyorum.
Bizim nesil dış dünyayı sinema perdelerinden tanımıştır: Aya ilk insanın ayak basışını, 1966 Dünya Futbol Kupası finallerini ve "Batı dedikleri"ni sinemayla öğrendik. Avrupa'da ortaçağın ne demek olduğunu, uzak denizlerin ve diyarların fethini, papalarla kralların çatışmasını, engizisyonu ve tabiî Amerikan tarihinin ana hatlarını böylece hıfzettik. Bu tedrisat esnasında yanlış şeyler öğrendiğimiz olmuyor değildi: Zencilerin yamyamlığını, beyaz adamın medeniliğini, Kızılderililerin vahşetini, Çinlilerin sinsi kalleşliğini bize sinema öğretmiştir (!). Meselâ Alamo kalesine saldıran Meksikalıların neden alçak olduklarını hâlâ bilemem.
"Ilk gördüğü hâl üzerine hemen öfkeleniveren adamlardan hiç korkmayınız. Çünkü onlar her gördükleri durum üzerine birer kere öfkelenip sonra öfkesi yatışarak şahit oldukları duruma da yavaş yavaş sırnaşırlar."
İlk kitap fuarı heyecanımla Van Edremit Kent Meydanı'ndayım! Kitaplar, edebiyat ve güzel sohbetler için standıma hepinizi bekliyorum. Gelin, hikâyelerimizi paylaşalım.
Erkek, kendisine yeterince kadın sunulduğu takdirde, kolayca yılda yüz çocuk meydana getirebilir; kadın ise, istediği kadar çok erkeğe sahip olsun, ikiz ihtimalini hesaba katmazsak, yılda sadece bir çocuk dünyaya getirebilir. Bu nedenle erkeğin gözü hep başka kadınlardadır; kadın ise buna karşılık tek bir erkeğe sımsıkı sarılır: Çünkü doğa onu içgüdüleri gereği ve hiç düşünmeden, gelecekteki doğumun besleyicisi ve koruyucusunu yanında tutup korumaya sürükler. Bundan ötürü erkeğin eşine sadakati yapaydır, kadınınki doğaldır; dolayısıyla da, kadının ihaneti, nesnel olarak, sonuçları bakımından olduğu kadar, öznel olarak doğaya aykırılığı bakımından da erkeğinkinden çok daha az bağışlanabilir bir ihanettir.
Sence bu yarasa seni çok seviyor mu Sevmez olur mu... Yürekten mi seviyor Kesinlikle. Öyleyse geleceğine emin olabilirsin. Biraz gecikebilir, ama bir gün mutlaka seni bulacaktır.
Fırsatını bulsa bile jileti kullanacağından kuşkuluydu. Birazcık daha hayatta kalmak, sonunda işkence olduğunu bile bile on dakika fazla yaşamayı kabullenmek ona daha doğal geliyordu.
Bana verdiğin mutluluğu Paylaşacak kimsem yok Sevincimi içimde Ve yalnız taşıyorum. (Biliyorsun ya Susarak yaşamak zorundayım seni) Bu yüzden gecelere ve sözcüklere Bölüyorum ağırlığını Yüzünü gözbebeklerime çiziyorum Kırık kalemleriyle kirpiklerimin Baktığım her yerde seni göreyim Ve eksilmesin diye imgen Uykularımda bile Ömrümün evinden Sır vermez derininden kalbimin.
Yazarın Huşu Ağacı kitabından sonra okuduğum 2. kitabıdır.Çok sürükleyici ve etkileyici bir anlatımı var.Kitabın ruhunuza dokunduğunu fark ediyorsunuz.Bizim değerlerimizi bizim hayatımızı o kadar güzel anlatmış ki içinde herkesin kendinde bulabileceği acı ve sevinçleri barındırmaktadır.Ağlayarak okuduğumu itiraf etmeliyim, Hüma'nın bölümlerinde sarsıldım.Derviş babanın öğütleri, Zeynep'in kendini arayışında size söylenmiş ruhsal çözümlemeler bulabilirsiniz.Serinin devam kitaplarını çok merak ediyorum.Herkese tavsiye ederim.
Keşke insanlar dünyayı kurtarmak yerine kendilerini kurtarmak isteseler, keşke dünyayı ozgurlestirmek yerine kendilerini özgürleştirmek isteseler; işte o zaman dünyanın kurtuluşu ve insanlığın bağımsızlığı adına çok şey yapmış olurlardı.
Cemal Süreya’nın dizelerinde özetlendiği gibi, "Aşk gençliğin ateşi, sevgi ömrün güneşi" ifadesi, iki duygunun birbirini tamamlayan, evrimleşen yanlarını gözler önüne serer.
Gecenin en karanlık olduğu an, sabahın en yakın olduğu andır. Aynı şekilde, umutsuzluğun en derin olduğu an, umudun en yakın olduğu andır. Hayatımız da benzer şekilde, en zor ve en karanlık anlar, değişimin ve aydınlığın habercisi olur.
"Ve sen, senden daha iyi olan bir şeyi yok etmişsindir... Ve onu yok etmek seni sevindirmez, çünkü sen böylece, kendi içindeki bir şeyi de yok etmişsindir, artık onu koyamazsın."