Kitaplar, çocukluğumun bütün eksikliklerini kapatan, bir tür çaresizlikten dolayı başlarda zorunlu olarak yakın olduğum, sonrasındaysa beni büyüleyen, dünyanın ve gerçek hayatın sıkıcılığından çekip çıkaran birer liman oldu hep. ... Sadece içeriğiyle ilgilenmem kitapların. Cildi, kapağı, baskısı, yazı stili... Bir nesne olarak her daim değerli olmuştur benim için onlar.
Bakmayın siz filmlerin abartısına, fakir ve önemsiz insanların aşık oluşları da basit ve önemsizdir. Öylesine, uyur uyanır gibi, su içer, film seyreder gibi aşık oluveririz. Velhasıl öyle oldu. Basitçe, önünü sonunu düşünmeden aşık oldum.
Hanımlar beyler, eskidendi o kıyafetine göre insan seçme dönemi. Şimdi kıyafet bariyerleri kalktı ortadan. Misal, üzerinizdeki pahalı olduğu düşünülen kıyafetlerinizin aynısını sizinle aynı mertebede olmayanlar da giyebiliyor. Moda, artık bir ayrım kalkanı olmaktan çıktı. Bilginize...
Ali Lidar’ın Büyük Kederler Küçük Öyküler kitabı, adından da anlaşılacağı üzere büyük kederlerin bazen ne kadar küçük anların içine sığabildiğini gösteriyor. Öyküler ilerledikçe yalnızlık, yorgunluk, geçmiş, kırgınlık ve insanın kendisiyle baş başa kaldığı o sessiz anlar daha görünür hâle geliyor.
Bazı hikâyelerde gülümsediğim, bazılarında ise bir süre durup düşündüğüm oldu. Özellikle gündelik hayatın sıradan görünen insanlarının ve anlarının böylesine derin duygular taşıması beni etkiledi. Lidar’ın anlatımında büyük laflardan çok küçük ayrıntılar, yarım kalmışlıklar ve insanın içinde kolay kolay söyleyemediği şeyler öne çıkıyor.
Belki de kitabın en güzel tarafı, okura sürekli “Ben bunun neresindeyim?” diye sordurması. Çünkü anlatılan insanların yalnızlığı, hayal kırıklıkları ve tutunma çabaları bir noktadan sonra yabancı gelmiyor. Peki insan, kalabalıkların içinde bile kendini bu kadar yalnız hissedebiliyorsa, asıl yalnızlık nerede başlıyor?
Bazı öykülerde hayatın acı tarafına bakarken, küçük bir tebessümün ya da bir hatıranın bile insanı hayata bağlayabileceğini de hissettim. Kitap bittiğinde aklımda kalan şey tek tek hikâyelerden çok, hepsinin bıraktığı o tanıdık hüzün oldu. Sanırım “büyük kederler” gerçekten de bazen birkaç sayfalık “küçük öykülere” sığabiliyor; peki ya bizim anlatamadığımız kederler, onlar hangi hikâyenin içinde saklı? . Kitapla ve bilgiyle kalınız...