Halil Cibran'ı ilk defa okuyuşum. Sezai Karakoç üslubu sezinledim eserinde. Bir çırpıda değil de üzerinde düşüne düşüne okunası bir eser. Sembolik dil kullanmasına rağmen herkesçe anlaşılır bir dile sahip çok güzel bir eser tavsiye ederim. Yazar el- Mustafa isimli bir karakter ile uğradığı bir adada kendisine gelen soruları hikmetli sözler ile cevaplandırıyor.
1632 yılında İngiltere de dünyaya gelen yazarımız kendisini mezhep savaşlarının içinde bulmuştur. Avrupa'nın içinde bulunduğu bu karamsar tablo içerisinde liberalizmi savunmuş Hristiyan birliğinin ancak hoşgörü ile sağlanacağı fikrini savunmuştur. Kendisi aklı rehber edinmiş ancak vahyi de inkar etmemiştir. O Hristiyanlığın itikadi meselelerini akla tabi tutarak akla uygun gelen itikadı fikirleri kabul etmiş ancak herkesin inanç özgürlüğünü yaşaması gerektiğini vurgulamıştır.Laik fikrinin kurucusu sayılmaktadır. Eserde hükümdar - kilise- insan üçlüsü açısından hoşgörünün nasıl olması gerektiğini ele almış kilise ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması gerektiğini vurgulamıştır. Açık sade anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Locke eserinde her ne kadar inanç özgürlüğünü savunsa da Ateist ve Katoliklere pekte hoşgörü barındırmamaktadır. İyi okumalar 😉
"Merhaba, yenisin galiba?" Berrak bir kız sesiydi, yanına yaklaştığını duymamıştı Beer. "Evet, biraz önce geldim. Adım Beer Ligthart." "Benim adım da Tinka." "Yanımda da Molly var, yuvadan. Ben liseye gidiyorum." "Sen ağladın mı?" diye sordu Molly. "Hayır," yanıtını verdi Beer. "Ben ağlamıştım. Hem de çok ağlamıştım." "Burada durduğumu nasıl bildin?" diye sordu merakla. "Görebiliyor musun sen?" "Henüz biraz görebiliyorum," yanıtını verdi Tinka; Beer kızın sesine hayran kalmıştı. "Önce çok iyi göremeyen çocukların eğitim gördüğü bir okula gidiyordum. Fakat gözlerim giderek kötüleşti O nedenle buraya geldim. Altı aydır buradayım." "Burası hoşuna gidiyor mu ?" "Hem de nasıl. Ama alışmam için bir süre geçmesi gerekti. Her şey evdekinden çok farklı. Ama biliyor musun insan daha sonra yararlanabileceği birçok şey öğreniyor burada."
Müdür geri dönüp onu aldığı için üzülmüştü Beer, Tinka ile bir süre daha konuşmak istiyordu çünkü.
"Hoşça kal Beer," dedi Tinka. "Eminim artık sık sık karşılaşırız." "Kesinlikle," dedi Beer. Böyle olmasını umut ediyordu.
Müdür ve Beer oyun alanından geçip ana binanın hemen yanındaki bir eve girdiler, Beer'in odası buradaydı.
En kötüsünü atlattım diye düşündü. Önünde uzanan, onu geleceğe götürecek yolu görüyordu. İkinci evinin kapısından içeri girdiğinde bu yolda ilk adımını atmış oldu.
"Oleg, bekle!" Oleg arkasına döndü. Nadya arkasından koşuyordu. Nadya ağabeyinin ayakkabılarını giymişti, bunlar ona çok büyük geliyordu. Kızın nefesi, çenesinin üstüne kadar çektiği yün kaşkolunun üstüne bembeyaz yapışmıştı. Oleg karşılaştıklarına sevindi. Böylece aşevine kadar olan uzun yolu tek başına yürümesi gerekmeyecekti. Belki Nadya ile, annesi hakkında konuşabilirdi. Nadya sonuçta Oleg'den iki yaş büyüktü. Oleg, Nadya'yı, ayaklarında birer kayık gibi duran bu büyük ayakkabılardan dolayı biraz kızdırmak istiyordu. Ama ona baktığında sözlerini hemen yuttu. Nadya'nın yüzü ölü gibi solgun ve kederliydi, sanki korkunç bir şey olmuş gibiydi. Gözyaşları yanaklarından akıp yün kaşkola damlıyordu. Ağlıyor muydu? Yoksa bıçak gibi kesen rüzgârdan dolayı gözleri mi yaşarıyordu? Oleg hiçbir şey sormadı. Karla hafif kaplı enkaz yığınlarının arasındaki patikada birlikte yürümeye başladılar. "Umarım bugün yiyecek doğru düzgün bir şey vardır," dedi Oleg. Hoş bir şey söylemişti, ama aklına başka bir şey gelmemişti. "Herhâlde yine pancar çorbasıdır," diye yanıt verdi Nadya. "Belki birkaç gün sonra, eğer göl donar ve kamyonlar yine giderse, daha iyi yemekler yiyebiliriz." "Birkaç gün uzun bir süre değil." Oleg şapkasının altından gözlerini kaldırıp belli etmeden Nadya'ya baktı. Yüzü hâlâ deminki gibi kederliydi. "Birkaç gün çabucak geçer." "Ama sürekli don olması gerekir," diye yanıt verdi Nadya. "Arada buzlar erirse pek fazla yiyecek bekleyemeyiz."
* Ladoga Gölü'nün donması erzak sevkiyatını mümkün kılmaktadır. *