Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
1 Mart. 1949, Beşiktaş – İstanbul Beşiktaş'ın sakin sokaklarından birinde bulunan Killigil konağının en üst katındaki aydınlık atölyede, Nuru Paşa tuvalinin önünde duruyordu. Elindeki fırça, Bakü rüzgarlarının mavisi ile Pamir Dağları'nın beyaz karı arasında gidip geliyordu. O sadece silah fabrikasının sahibi değil, aynı zamanda ruhunu renklerle iyileştirmeye çalışan bir sanatçıydı.
Atölyenin köşesinde, Hatice Şenoğlu her zamanki sakinliğiyle Paşa'nın her hareketini izliyordu. Masadaki defter, Paşa'nın ağzından çıkacak her kelimeyi kaydetmeye hazırdı. Kapının önünde, koridorun loş ışığında, İsmail Saylav bir heykel gibi duruyordu. İsmail'in bakışları pencereden dışarıdaki bahçeyi, karanlık köşeleri taradı; Gizli Türk Teşkilatından gelen son bilgiler, düşmanın çoktan kapıya ulaştığını gösteriyordu.
Paşa aniden durdu, bakışlarını tuvaldeki karlı zirveye dikti ve sanki yanında biri varmış gibi fısıldadı: "Abi, Pamirler çok mu soğuktu? O karlar senin ateşli kalbini nasıl dondurabilirdi?"
Stüdyoya giren Misli Melek, kocasını bu halde görünce derin bir iç çekti. Nuri Paşa'nın kalbindeki bu derin yaranın -kardeşi Enver'in yokluğunun- asla iyileşmeyeceğini biliyordu. Misli Melek elini Paşa'nın omzuna koydu. "Nuri, yine onlarla konuşuyorsun," dedi yumuşak bir sesle. Misli Melek Hanım Paşa, Sara Hanım’ın ölümsüz aşkına ve şehit kardeşine olan sarsılmaz bağlılığına büyük bir düzen ve saygıyla yaklaştı. "Yaz kızım," dedi Nuru Paşa, sesi uzak dağların yankısı gibi titreyerek. "Bazen en büyük haber en ağır sessizlikle gelir. Şimdi sana 1922'nin o kara Ağustos'undan, dünyamın başıma yıkıldığı günden bahsedeceğim."
Ağustos 1922, Berlin – Almanya Nuri Paşa, Berlin'deki bir sanatoryumda akciğer tedavisine devam ediyordu. Sürgün onun için bir hapishaneydi, ancak en büyük acı gelen o kısa telgraftan kaynaklanıyordu: "Enver Paşa, 4 Ağustos'ta Türkistan'da, Pamir Dağları'nın eteklerinde, Belcuvan yakınlarında şehit edildi."
Nuri o anda nefesinin kesildiğini hissetti. Ağabeyi, kutup yıldızı artık yoktu. Enver'in şehit edilmesinden sonra, Berlin'deki ailesi—Naciye Sultan ve üç çocuğu—tamamen yoksul kaldı. Nuri hemen harekete geçti. "Ölene kadar Enver'in emaneti sahipsiz kalmayacak," diye yemin etti.
Berlin'deki o zor günlerde Nuri'yi bir ziyaretçi ziyaret etti: Muhammed Emin Resulzade. Resulzade, 1911'de İstanbul'da "Genç Türkler" hareketiyle tanıştığından beri Enver ve Nuri ile aynı idealleri paylaşıyordu.
"Üzülme Paşa," demişti Resulzade, Nuri'nin elini sıkarak. "Enver şehit olsa da, kurduğu görünmez ordu, GTT, hâlâ ayakta. Mücadelemiz şimdi başlıyor. Bir kez dalgalanan bayrak bir daha asla indirilmez!"
Nuri o zaman Enver Paşa'nın sadece bir general değil, aynı zamanda Atatürk, Resulzade ve kendisinin de dahil olduğu kutsal Gizli Türk Teşkilatının mühürlü liderlerinden biri olduğunu anladı. O zamanlar genç bir subay olan Murat Şenoğlu bile bu örgütün en sadık üyelerinden biri olarak Bakü'de şehit düşmüştü.
O sırada, Berlin'de kaldıkları evin penceresinin önünde, Arayik Aratunyan'dan bir adam Nuri Paşa'ya tüfek doğrultuyordu. Ancak tam tetiği çekmek üzereyken, yanından geçen bir at arabasının tekerleği kırıldı ve yüksek bir ses duyuldu. Suikastçının dikkati dağılmıştı ve o anda gölgelerden çıkan bir GTT muhafızı, suikastçıyı sessizce etkisiz hale getirdi. Nuri pencereden dışarı baktığında sadece hurda arabayı gördü; ölüm onu bir kez daha Berlin sokaklarındaki doğal bir olayın perdesinin ardında bırakmıştı. --------------------------------------------------------------------------------
Mart 1949, Beşiktaş Atölyesi Nuru Paşa resmi bitirdi ve fırçayı bıraktı. Gözleri Hatice'yi süzdü. Genç kızın gözlerinden dökülen yaşlar sayfaları ıslattı. Paşa yanına gitti. "Ağlama Hatice," dedi, "Kardeşin Murat, 'Üç yaşında küçük bir kızın saçını ördüğümü hatırlıyorum' dediğinde, aslında senin geleceğin için Bakü'de canını tehlikeye attı. Sen o kahramanın kanındansın."
Koridorda duran İsmail Saylav, bu sözleri duyunca yüreği kırıldı. Hatice'nin yanına gidip onu teselli etmek, gözyaşlarını silmek için her şeyini verirdi, ama Paşa'nın önünde bunu yapmaya cesaret edemedi. İsmail sadece kendi kendine fısıldadı: "Sana yemin ederim Murat abi, kimse senin ve bizim Paşamızın güvenine dokunamayacak."
O zamanlar, Pera'da, karanlık bir odada, yaşlı Vladimir Tarasov ve Arayik Aratunyan öfkeden boğuluyorlardı. Vladimir her şeyi öğrenmişti. "GTT..." dedi Vladimir, sesi boğuk bir öksürükle kesilerek. "Bizi bunca yıldır durduran o gizli örgüttü. İsmail, o basit işçi bile, onların adamı. Nuri, Bakü'de anahtarı aldığında değil, o mührü aldığında mezarımızı kazdı. Ama bu sırrı Moskova'ya teslim etmeden ölmeyeceğim!"
Vladimir, masadaki Killigil tabancasının çizimlerine nefretle baktı. İki gizli örgütün- Rus istihbaratı ve Türk Gizli Teşkilatı- ölüm kalım mücadelesi içinde olduğunu çoktan anlamıştı.
Malikanenin bahçesine açılan kapıda bir gölge belirdi. GTT'nin yeni "Oğuz"uydu. İsmail kısa bir bakışla onu onayladı. Örgütün intikam kılıcı kınından çoktan çıkmıştı. Nuru Paşa, atölyenin penceresinden aşağıya doğru bakarak fısıldadı: "Kızım... Bölüm 19: Berlin'de Bir Yetim Aile... Şimdi sana Enver'in çocuklarına nasıl anne ve baba olduğumu ve sürgündeki zorlu mücadeleyi anlatacağım."
Dışarıda rüzgâr giderek şiddetleniyordu, sanki tarihin ve geleceğin tüm ruhları Beşiktaş'ın bu eski konağında toplanmıştı.