Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
Şubat 1949, Zeytinburnu – İstanbul İstanbul’un gri gökyüzü, Zeytinburnu’nun çıplak ve rüzgârlı kıyılarına ağır bir yorgan gibi serilmişti. Denizin tuzuyla harmanlanmış keskin soğuk, insanın yüzünü bir jilet gibi kesiyordu. Nuru Paşa, 1933 yılında ilk madeni eşya fabrikasını kurduğu o eski, metruk binanın yıkıntıları arasında ağır adımlarla yürüyordu. Burası, onun küllerinden yeniden doğduğu yerdi. Üzerindeki kalın devetüyü paltonun yakalarını kaldırmış, gözlerini paslı demir yığınlarına dikmişti. Omuzlarında rütbe yoktu ama duruşu, hâlâ o Beyaz Atlı Komutan’ın izlerini taşıyordu. Hemen arkasında, elindeki not defterini soğuktan titreyen parmaklarıyla zapt etmeye çalışan Hatice Şenoğlu vardı. Abisi Murat’ın hatırası, bu yıkık dökük fabrika duvarlarında bile yankılanıyor gibiydi. Bahçenin girişinde, bir heykel sükûnetiyle bekleyen İsmail Saylav ise çevreyi bir kurt gibi süzüyordu. İsmail, son günlerde peşlerindeki gölgelerin daha da cüretkârlaştığını biliyordu. Ceketinin iç cebindeki Killigil tapançasının kabzası, avucunun içindeki bir ateş gibi bekliyordu. "Bak Hatice kızım," dedi Nuru Paşa, sesi denizin hışırtısına karışarak. "Demir paslanır ama irade asla. İnsan rütbesinden sıyrıldığında, geriye sadece vatanı kalır. Şimdi sana, o şanlı üniformayı askıya astığımız, rütbesiz ama onurlu geçen o sessiz yılların başlangıcını anlatacağım." --------------------------------------------------------------------------------
Kasım 1920- Mart 1921, Erzurum ve Ankara Yolları Sarıkamış’ın karlı zirvelerinde kazanılan zaferin ardından, Nuri Paşa’nın ruhu bir kez daha siyasetin karanlık dehlizlerine toslamıştı. Azerbaycan Milli Süvari Alayı ile Anadolu’nun namusunu korumuştu ama Bolşeviklerle yapılan diplomatik pazarlıklar, onun gibi bir "Turan idealistini" istenmeyen adam ilan etmişti. Bir gece Erzurum’daki karargâhında, masasının üzerinde duran emeklilik kararnamesine baktı. Henüz otuz iki yaşındaydı ama resmiyet, onu "Yarbay" rütbesiyle ordu dışına itiyordu. Yanında sadık gölgesi Murat Şenoğlu yoktu ama Paşa, Murat’ın 1918`deki o kutlu gece kendisine teslim ettiği kanlı ipek mendili çıkarıp baktı. "Affet Murat," diye fısıldadı. "Senin başladığın savaşı, ben artık rütbesiz devam ettireceğim." O günlerde karargâha sızan bir istihbarat raporu, Nuri Paşa’yı derinden sarsmıştı. 12 Mart 1921 günü Meclis, Nuri ve ağabeyi Enver’in Anadolu’ya girişini yasaklayan o acı kararı almıştı. Bu karar, sadece bir siyasi engel değil, vatansever bir kalbe vurulmuş en ağır darbeydi. Paşa o an anladı ki, bazen vatanı sevmek, o vatana uzaktan bakmayı gerektiriyordu. Ancak bu dışlanmışlığın içinde bile Gizli Türk Teşkilatı devredeydi. Mustafa Kemal Paşa’dan gelen gizli bir ulak, Nuri’nin kulağına şu sözleri fısıldamıştı: "Paşam, kâğıt üzerindeki yasaklar imanı durduramaz. Teşkilatın mührü senin kalbindedir. Vakti geldiğinde demir, yeniden dile gelecek." Nuri o an, bu görünmez ordunun bir neferi olarak kalmanın, her türlü rütbeden daha kutsal olduğunu bir kez daha kavradı. --------------------------------------------------------------------------------
1922-1923, Berlin ve Münih Sokakları Akciğerlerindeki rahatsızlık iyice artınca, Nuri Paşa tedavi için Berlin’e gitmek zorunda kalmıştı. Berlin, onun için hem bir sığınak hem de bir gurbet hapishanesiydi. Cebinde parası az, yüreğinde hasreti çoktu. Maddi sıkıntılar belini büküyor, bir zamanlar binlerce askere emir veren el, şimdi bir ekmek alırken tereddüt ediyordu. Ruhundaki fırtınayı dindirmek için fırçaya ve tuvale sarıldı. Münih’teki sanatoryum odasında, Bakü’nün çiçek kokulu sokaklarını, Sara Hanım’ın hüzünlü bakışlarını ve ağabeyi Enver’in o dik duruşunu resmediyordu. O sırada Berlin’in loş sokaklarında, genç Vladimir Tarasov ve Arayik Aratunyan’ın gölgeleri her köşe başındaydı. Aratunyan, "Nuri artık bitti Vladimir! Bir ressamın fırçasından bize ne zarar gelir?" diye alay ediyordu. Tarasov ise şüpheyle bakıyordu: "Fırça, vakti gelince süngüden daha keskin olur Arayik. O gizli teşkilatın izlerini bu rütbesiz askerin tablolarında arayacağız." --------------------------------------------------------------------------------
Şubat 1949, Zeytinburnu Harabeleri Nuru Paşa anlatmayı bıraktığında, rüzgâr Hatice’nin elindeki kağıtları uçurmak ister gibi şiddetlenmişti. Hatice, abisi Murat’ın şehadetinden sonra Paşa’nın çektiği bu sessiz çileleri duydukça, ona olan hayranlığı bir kat daha artıyordu. "Paşam," dedi Hatice, "Siz rütbelerinizi değil, ruhunuzu bu vatana adamışsınız." İsmail Saylav, Hatice’nin titreyen ellerini fark edince yanına yaklaştı. Kendi yün atkısını çıkarıp Hatice’nin boynuna sessizce doladı. Parmakları bir an birbirine değdiğinde, İsmail’in kalbi bir top mermisi gibi gürledi. Hatice, İsmail’in gözlerindeki o sarsılmaz sadıklığa baktı; o an ikisi de biliyordu ki, abisi Murat’ın emaneti emin ellerdeydi. Tam o sırada, yıkık duvarların arkasından siyah bir namlu parladı. Aratunyan’ın son görevlendirdiği iki kiralık katil, Paşa’yı hedef almıştı. İsmail, bir saniye bile tereddüt etmeden Paşa’nın ve Hatice’nin önüne atıldı. Ancak tetiğe basılmasına fırsat kalmadan, fabrikanın çatısından süzülen bir gölge — GTT’nin muhafızı "Oğuz"— katillerin üzerine bir kâbus gibi çöktü. Susturucu takılmış bir silahtan çıkan iki hafif ses, ihaneti susturdu. Paşa, arkasına bile bakmadan sadece hafifçe gülümsedi. "İsmail," dedi, "Teşkilat bu eski fabrikayı hâlâ seviyor, değil mi?" İsmail Saylav başını eğdi. "Onlar sizi asla yalnız bırakmaz Paşam. Üniformanız olmasa da siz bizim ebedi başkomutanımızsınız." Pera’daki malikânesinde, ölümü bekleyen Vladimir Tarasov, elindeki GTT raporlarını yırtıp attı. "Öğrendim Arayik..." dedi, sesi hırıltılı bir öksürükle kesilerek. "Oğuz denilen o adam, intikam kılıcıymış. Ve Nuri... Nuri o fabrikayı sadece silah yapmak için değil, bir milleti uyandırmak için kurmuş. Ama ben ölmeden, o fabrikayı onun başına yıkacağım!" Nuru Paşa, denize bakarak son bir kez mırıldandı: "Yaz kızım... Bölüm 18: Acı Haber: Pamir Dağları... Şimdi dünyamın nasıl karardığını, ağabeyim Enver’in gökyüzüne çekilişini yaz." Güneş, Zeytinburnu’nun harabeleri üzerinde batarken, Sütlüce’nin bacalarından yükselen dumanlar, yaklaşan o büyük fırtınanın habercisiydi… BÖLÜMÜN SONU…