Sizlere bu kitabımda NURU PAŞA (NURİ KİLLİGİL): Baş karakter. Cesur, özverili ve duygusal bir kişilik. "Bakü'nün fatihi" olmasının yanı sıra, hayatının sonuna kadar Azerbaycan'ın bağımsızlığına sadık ...
Ocak 1949, Emirgan Parkı – İstanbul İstanbul’un dondurucu ocak ayı, Emirgan sırtlarındaki erguvan ağaçlarını çıplak birer heykel gibi bırakmıştı. Kar taneleri, Boğaz’ın hırçın sularına düşmeden hemen önce havada asılı kalıyor, gökyüzü sessizlikle şehri selamlıyordu. Nuru Paşa, kalın paltosuna sarılmış, rüzgârın yüzüne çarptığı her anı bir kamçı darbesi gibi hissederek parkın ıssız patikalarında yürüyordu. Yanında, her adımda abisi Murat’ın vakur duruşunu hatırlatan Hatice Şenoğlu ve çevreyi bir gölge gibi süzen İsmail Saylav vardı. Paşa, bir bankın önünde durdu ve Boğaz’ın sisli ufkuna baktı. "Biliyor musun Hatice," dedi, sesi rüzgârın uğultusuna karışarak. "Bazı soğuklar kemikleri sızlatır, bazıları ise ruhu. Bizim ruhumuz, 1920’nin o amansız kışında Sarıkamış dağlarında donmuştu." Hatice, not defterini sıkıca tutarak Paşa’nın yanına yaklaştı. "Paşam, abim Murat o günleri görmese de, daha önceki yıllardaki cephe anılarını anlatırken hep 'soğuk değil, vatan hasreti üşütürdü bizi' derdi." Paşa acı bir gülümsemeyle başını salladı. O, abisini henüz üç yaşında bir çocukken tanıdığı o ilk hatırasıyla hatırlıyordu: Murat, askere gitmeden önce Hatice’ye İstanbul’un en güzel şekerlemelerinden getirmiş, onu havaya fırlatıp "Ben dönene kadar boyun bu ağaçlara erecek gülücüğüm," demişti. Murat geri dönememiş, ama Hatice’nin kalbindeki o dev adam imgesi hiç küçülmemişti. Birkaç metre ötede, İsmail Saylav bir çam ağacının arkasındaki karartıyı fark etti. Vladimir Tarasov’un gönderdiği ve aylardır Paşa’nın peşinde olan iki kiralık katil, paltolarının altına gizledikleri silahlarla uygun anı bekliyordu. Ancak İsmail, yalnız değildi. Ağaçların arasından süzülen, yüzü atkıyla örtülü bir adam —Gizli Türk Teşkilatı’nın (GTT) keskin neferi "Oğuz"— katillerin tam arkasında belirdi. Tek bir metalik tıkırtı bile duyulmadan, katillerin enselerine inen darbeler onları karın üzerine sessizce serdi. İsmail, Paşa’ya fark ettirmeden Oğuz ile göz göze geldi; Oğuz hafifçe başını eğip karanlıkta kayboldu. Paşa, arkasındaki bu sessiz infazdan habersiz, anlatmaya devam ediyordu. --------------------------------------------------------------------------------
Eylül- Ekim 1920, Sarıkamış Cephesi – Doğu Anadolu Batum’daki o rutubetli zindandan firar ettikten sonra Nuri Paşa’nın yolu bir kez daha Anadolu’nun mukaddes topraklarına düşmüştü. Rusların Azerbaycan’ın işgalinden sonra onunla birlikte Türkiye’ye geçen o kahraman Azerbaycan Milli Süvari Alayı, şimdi Millî Mücadele’nin doğu kapısını tutmak için hazırdı. Nuri Paşa, Kazım Karabekir Paşa’nın emrindeki 12. Tümen’e katıldığında, yanında artık sadık gölgesi Murat Şenoğlu yoktu. Murat, Bakü surları önünde toprağa düşmüştü; ancak Nuri Paşa, atını sürdüğü her karlı patikada Murat’ın nal seslerini duyuyor gibiydi. Murat’ın şehadetinden sonra İstanbul’da sahipsiz kalan sevdalısı Ayla Hatun’a gönderdiği o gümüş yüzük, Paşa’nın vicdanında bir kor gibi yanıyordu. "Evlatlarım!" diye haykırdı Nuri Paşa, karşısında dizilen Azerbaycanlı süvarilere. "Murat ve binlerce kardeşimiz Bakü’de, Gence’de bu bayrak inmesin diye can verdi. Bugün Sarıkamış’ta Anadolu’nun namusunu korumak, onlara olan borcumuzdur!" O günlerde karargâha gizli bir ulak vasıtasıyla Mustafa Kemal Paşa’dan bir mektup ulaştı. Mektubun altında, sadece Gizli Türk Teşkilatı’nın en üst düzey üyelerinin bildiği o özel ay-yıldız mühür vardı. Mektupta, "Nuri Paşa, doğu senin kılıcına emanettir. Mehmed Emin Resulzade ve dostlarımızın rüyası Anadolu’da hayat bulacak," yazıyordu. Nuri Paşa o an anladı ki, ağabeyi Enver’in başlattığı o büyük Turan ülküsü, şimdi Mustafa Kemal’in ellerinde bir Cumhuriyet kayasına dönüşüyordu. 30 Eylül 1920 sabahı, şafakla birlikte hücum emri verildi. Azerbaycan süvarileri, karları yara yara Ermeni hatlarına daldığında, Nuri Paşa en öndeydi. Sarıkamış, bir kez daha Türk’ün çelik iradesiyle geri alındı. Bu zafer, Nuri Paşa’ya yıllar sonra göğsünde gururla taşıyacağı İstiklal Madalyası’nı getirecekti. Ancak zaferin akşamında, terk edilmiş bir kilisenin gölgesinde genç Vladimir Tarasov ve Arayik Aratunyan, çekilen birliklerin arasından Nuri’yi izliyorlardı. Aratunyan, "Batum’dan nasıl kaçtı anlamıyorum Vladimir! O zindan mezarı olmalıydı," diye kükredi. Tarasov, soğuktan morarmış dudaklarıyla mırıldandı: "Onu koruyan bir ordu değil Arayik, onu koruyan bir ruh var. Ama İstanbul’da, o ruhun canını acıtacak birilerini bulacağız." --------------------------------------------------------------------------------
Ocak 1949, Emirgan Parkı Nuru Paşa anlatmayı bitirdiğinde, parkın üzerine akşamın ilk karanlığı düşmüştü. Boğaz vapurunun acı düdüğü, geçmişin çığlıklarını bastırıyordu. Paşa, Hatice’ye döndü. "İşte böyle kızım. Sarıkamış’ta kazandık ama Murat’ın yokluğu o gün bile içimi üşütmüştü. Senin abin sadece bir asker değil, bir devrin vicdanıydı." Hatice’nin gözlerinden süzülen yaş, yanağında donmak üzereyken İsmail Saylav dayanamayıp bir adım yaklaştı. Cebinden tertemiz bir mendil çıkarıp Hatice’ye uzattı. "Ağlamayın Hatice Hanım," dedi sesi titreyerek. "Murat abimin kanıyla sulanan bu topraklar, sizin gözyaşınızla ıslanmasın. Biz buradayız." Hatice, İsmail’in gözlerindeki o derin, sükût dolu sevdayı ilk kez bu kadar çıplak gördü. İsmail, ona her baktığında aslında abisi Murat’ın koruyucu kanatlarını uzatıyordu. Hatice, mendili alırken "Teşekkür ederim İsmail Bey," diyebildi. Aralarındaki o görünmez bağ, İstanbul’un ayazında filizlenen bir çiçek gibiydi. Nuru Paşa, İsmail’e keskin bir bakış attı. "İsmail, az önce ağaçların orada ne oldu?" İsmail, bir an duraksadı ama yalan söylemedi. "Teşkilat gereğini yaptı Paşam. Artık gölgeler bile bizden korkuyor." Paşa, derin bir nefes alarak gökyüzüne baktı. Mehmed Emin Resulzade’nin 1911’de İstanbul’da "Genç Türkler" ile kurduğu o büyük hayal, şimdi Sütlüce’nin çarklarında ve GTT’nin sessiz operasyonlarında yaşıyordu. "Yaz kızım," dedi Paşa yürümeye başlarken. "Bölüm 17: Rütbesiz Bir Asker... Zaferlerin ardından gelen o sessiz yılları, resimlerime sığdırdığım vatan hasretini yaz." Parkın dışındaki siyah Mercedes otomobilde bekleyen Vladimir Tarasov, Emirgan’ın karanlığına bakarken içine bir ürperti düştü. Kendi istihbarat ağının birer birer koptuğunu hissediyordu. "GTT..." diye fısıldadı. "Beni asacak olan ipi çoktan dokumuşlar." BÖLÜMÜN SONU…